Türk Agnostik Forum
   agnostik forum bilinç
    Register Arcade  •  FAQ  •  Search  •  Giriş     
It is currently Pzr Ara 21, 2014 3:01 pm

All times are UTC + 3 hours



Welcome
Welcome to usluturk

You are currently viewing our boards as a guest, which gives you limited access to view most discussions and access our other features. By joining our free community, you will have access to post topics, communicate privately with other members (PM), respond to polls, upload content, and access many other special features. In addition, registered members also see less advertisements. Registration is fast, simple, and absolutely free, so please, join our community today!


Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 45 mesaj ]  Go to page Previous  1, 2, 3  Next
Author Message
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:15 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Eyl 14, 2013 2:33 am
Posts: 75
Kur'anın yakılması - Bir kez Affan Oğlu Halife Osman tarafından bir kez de Hakem Oğlu Mervan tarafından müslümanlar, kur'anı daha önce yaktılar.(16). Kur'an'ın orijinali Dünya'nın hiç bir yerinde bulunamıyor. Bunu, ateşli Islam savunucularından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor (17). 29 Eylül 1984. Istanbul'da Sheraton Oteli. Üçüncü Islam Konferansı Tıp Kongresi. Kongrnin ikinci günü. Öğle namazı saatinde, delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor. Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri Delegesi Abu Dabi'li doktor Selim Ahmet Ali el Yufai, getirilen bir "tıp kitabı"nı, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe: "Bu kitap, Islam tıbbını kötülemiştir
**
Kur'an'daki Tanrı, Muhammed'in Yeminli Tanıklığını Yapmaktadır.
Kur'an'daki Tanrı, Muhammed'in Yeminli Tanıklığını Yapmakta Tektir. Başka Hiçbit Tanığı Yoktur Muhammetin.Muhammed, her işi için Tanrıyı (el-ilah) kendisine şahit edinmiştir. özellikle peygamberliğini Tanrı'nın yeminli şahitliği ile kanıtlamaya çalışmıştır. Bu maksatla koyduğu ayetlerden birinde Tanrı'nın şöyle konuştuğunu söyler: ''... (Ey Muhammed!) Seni insanlara peygamber gönderdik; şahid olarak da Allah yeter "Nisa 79.

Görülüyor ki, Muhammed'in peygamber olduğunu söyleyen tek şahit Tanrı'dır. Hiç kimselere görünmeyen, hiç kimselerle görüşmeyen, hiç kimselere seslenmeyen bu Tanrı, Muhammed'in şahitliğini yapmaktadır ve ne hikmetse bu şahitlik işini, hiç kimselerin ortaya vuramayacağı bir şekilde yapmakta. Fakat Muhammed Tanrı'yı sadece şahit tutmakla kalmaz, bir de onu şahitlik konusunda insanlarla tanıştırmaya girişmiş gibi gösterir. Örneğin Kur'an hakkında "Bu Muhammed'in uydurmasıdır" diyenlere karşı Tanrı'nın şöyle konuştuğunu söyler ''Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman inkar edenler.

Onu Muhammed uydurdu derler. De ki,..(Tanrı) Kur'an için yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O (Allah) yeter" (Ahkaf 78). Nisa 79, Ahkaf 78, Yunus 38. Fakat bu da yetmiyormuş gibi bir de şunu ekler: Ey Muhammed Senin için onu uydurdu diyorlar, öyle mi? De ki, Onun Surelerine benzer bir Sure meydana getirin; iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi da çağırın.." (Yunus 38.)

Dikkat edileceği gibi burada Tanrı, kendi yarattığı kullarıyla ağız, kavgasına girişmiş gibidir; hani sanki Siz yapamazsınız, ancak ben yaparım; benden daha iyisini yapın da göreyim bakalım der gibidir. üstelik de kullarını şahit göstermeye çağırmaktadır. Bütün bunlar bir yana, fakat Muhammed bir de Tanrı'yı, yeminler ederek konuşurmuş ve şahitliğini ancak bu yoldan kanıtlayabilirmiş gibi tanımlar. Sanki Tanrı'nın söylediklerine inanabilmek için, onun mutlaka yemin etmesi gerekirmiş ve yeminsiz konuştuğu zaman kimse onun sözlerini ciddiye almazmış gibi bir kanı yaratmış olur. Üstelik bunu yaparken Kur'an'ın hangi kaynaktan çıktığı konusunda (yani Tanrı'nın sözleri mi, yoksa elçisinin sözleri mi olduğu hususunda) karışıklıklar yaratır. Örneğin Hakka Suresi'ne koyduğu ayetler şöyle:

Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür" (Hakka 38,40). Dikkat edileceği gibi burada anlatılan şey Kur'an'ın elçi sözü olduğudur. Tekvir Suresi'ne koyduğu ayetler ise şöyle:
Kararmaya başlayan geceye andolsun; ağarmaya başlayan sabaha andolsun ki, bu Kur'an, Arş'ın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür" (Tekvir 17,21).

Burada da Kur'an, bir elçinin getirdiği söz olarak tanımlanıyor. Ayetteki elçi sözcüğünün cebrail anlamına geldiği öne sürülür. Konuyu daha önce Kur'an'ın Eleştirisi 1 adlı kitabımızda ele aldığımız için burada durmayacağız. Burada anlatmak istediğimiz şudur ki, Muhammed, kendi günlük siyasetinin gereksinimlerinin her yönünü, Tanrı'nın yeminli şahitliği ile kanıtlama yolunu seçmiştir.
-- *Muhammed hastalık ve rahatsızlıkların nefes, büyü ve üfürük yordamları ile giderilebileceğini söyler ve bu yordamların allah tarafından kendisine özellikle Felak ve Nas sureleri olarak bildirildiğini eklerdi. Felak 1 - 5 arası ayetlerde şunlar yazılı: Ey Muhammed! De ki, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.
Nas 1- 6 arası ayetlerde şunlar var: Ey Muhammed! De ki: ‘İnsanların kalplerine vesvese sokan, ( insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin vw şeytanın şerrinden insanların Rabbine sığınırım.
Kur’an’daki bu iki sure, ‘Muavvizeteyn sureleri’ diye bilinr ki; koruyucu anlamına gelir ve genellikle şifa maksadıyla okunur. Böyle olmasının nedeni, Muhammed’in bu ayetleri bu doğrultuda olmak üzere kendisi için uygulamış olmasıdır.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:15 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Prş Ağu 29, 2013 9:59 pm
Posts: 58
Sous-vide devrimi
Sous-vide devrimi, kaz ciğerinde tasarruf dürtüsüyle başladı Geçen hafta bu sayfada sizlere, gastronomi alanında yakın tarihin en önemli gelişmelerinden biri kabul edilen sous-vide (basınçlı vakum altında) pişirme tekniğinden uzun uzun söz etmiştim. Bugünse sous-vide (su vid okuyun) tekniğinin kısa bir tarihçesini anlatmak istiyorum ki dünyanın en rafine restoranlarında hızla yaygınlaşan bu önemli ve radikal pişirme tekniği hakkında ilgili ve meraklı okurlarım daha fazla bilgi sahibi olsunlar.

Sous vide tekniğiyle pişirilmiş olan bir yemeği rafine bir restoranda ilk kez 2005 yılında yemiştim. Bu tabak, Per Se (New York) restoranın o zamanlar en şaşırtıcı yemeklerinden biri olan ıstakoz kuyruğuydu. 2005 yılı, Thomas Keller'ın Per Se lokantasında Amerika'yı bile sous-vide tekniğiyle şaşırttığı yıldı. Oysa Fransa'nın rafine lokantaları bu yöntemi 1980 yılından beri yaygınlaşarak kullanmaya başlamışlardı. Sous-vide fikrinin ortaya çıkışı 1960'lı yıllara dayanıyor. O yıllar, gıda saklamaya uygun plastik paketlerle, vakumlu paketleme tekniklerinin ilk ortaya çıktığı yıllar. Vakum tekniği, Fransız ve ABD'li araştırmacılar tarafından, vakumlu paketlerde sıcak su içinde pişirmek suretiyle gıdaları pastörize etmek ve böylelikle raf ömürlerini uzatmak amacıyla geliştiriliyor. Yani amaç rafine restoranlar için mükemmel bir pişirme tekniği geliştirmek değil, gıda endüstrisinin verimlilik ve ekonomi ihtiyaçlarına çözüm getirmek. Ancak, 1974 yılındaki enteresan bir girişim sonucunda sous-vide yöntemi rafine restoranlara girmeye başlıyor.

_________________
Resim
Where is the REAL Islam? (there is no god : нет бога atheismuk)


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:16 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cum Ağu 09, 2013 4:48 pm
Posts: 92
# Foton /Photon : Kuant Elektromanyetik radyasyon demetinden sadece bir tanesine foton denir. Albert Einstein 1905 yılında 25 yaşındayken ilk bilimsel yazısı olan "Fotoelektrik etki" isimli makalesini "Annalen der Physik" dergisinde yayınlattı. Einstein makalesinde ışığın bir makineli tüfekten çıkan kurşunlar gibi kesikli ve darbeli parçacıklar halinde yol aldıklarını ileri sürdü ve bu parçacıklara foton adını verdi. Fotonların enerjisi ışığın frekansına bağlıydı ve frekans arttıkça fotonun enerjisi yükseliyordu. Bu olayın izahı Planck tarafından bir formülle anlatılmıştı.

Ayn.Şıtayn'ın (Einstein) teorisini doğruluyordu. E = h x f Elektromanyetik Kuvveti Elektrik kuvveti, elektrik yüklü 2 parçacığın, birbirini ittiği ya da birbirini çektiği kuvvettir. Manyetik kuvvet ise, elektrik yüklü bir parçacığın, manyetik alandan geçerken, üzerine etki eden kuvvettir. Bu 2 kuvvet, birbiriyle ilişkilidir. James Clerk Maxwell, 1873 de elektrik ve manyetik kuvvet alanlarının, uyduğu denklemleri buldu. Böylece günümüzde, elektromanyetizma denilen bir birleşik teoriyi, elde etmiş oldu. Bu güç, çok büyük bir menzile sahiptir. Manyetik alanların, yıldızlararası etkileri söz konusudur.

Elektromanyetik güç, kuvvetli çekirdek gücünden, yaklaşık 100 kez daha zayıftır. Kuvvet taşıyıcısı foton dur. Işık titreşimlerinin hızı asla sıfır olamaz! Çünkü titreşim daima E = h x f formülünce bir kütle ve enerji değerliliği noktası olan bir fotonu ifade eder.

Yine bu kütle - enerji eşdeğerliliği E = m x c2 formülüyle de öngörülebilir. İşte tam bu noktada fotonik bir enerji denizi olan uzay dokusu çerçevesinde düz geometri neyi simgeler?

Düz geometri, uzayı oluşturan her bir fotoniknoktaya ait zaman dalgası genliği ve salınım hızının birbirine senkronize olmasını ve bu uzayı oluşturan noktalar kümesi arasındaki eşzamanlılık uyumunu ifade eder. Eşzamanlılık denen noktalar arasındaki andalaşma (zamandaş olma durumu) düz uzay/zaman geometrisinin zorunlu bir sonucu olarak yada yansıması olarak görülebilir. Bir düzenin yada oransal yapının olduğu yerde, zamanın göreli olmasından da söz edilemez. Uzaydaki noktalar arasındaki eşzamanlılık uyumunun yitirilmesi o noktalar arasında oluşan zamansal faz farkının bir sonucu olarak uzayın o noktada boyutsal bir faz farkına uğraması yani uzay/zamanın eğrilip- bükülmesine karşılık gelir.

Genel göreceliğe göre savunulan kütle ile enerjinin zaman mekanı bükmesi diye bir şey yoktur. Olan hadise kütle ve enerji yoğunluğuna ait faz farklarından doğan karşılaştırmalı uzay/zaman alanlarının bir birlerine göre olan-ölçümlenen durumlarının bir sonuçudur.Bir foton bir kütle ve enerji değeriyle bir salt uzay/zaman kesim noktasını ifade eder. Bir fotonu ifadeleyen salınan elektrik ve manyetik alan çizgileri bir şekilde uzay ve zaman çizgileri olarak kendini gösterir. Ve bu çizgilerin kendi içinde eğilip bükülmesi ile elektrik ve manyetik salınım alanlarına bir üçüncü alan olan gravitasyon alanı da katılmış olur. Ama gravitasyon alanı elektrik ve manyetik alan gibi bir güç alanı değildir.

Gravitik dalga vektörü sudaki dalgasal titreşimlere benzetilebilir yani elektromanyetik güç alanı suyu temsil ederse, gravitasyon dalgası da bu suyun titreşimsel dalgalanmasının bir sonucu olarak kendi başına bir gerçekliği olmayan bir etkinlik olarak ortaya çıkar. Ama elektrik ve manyetik dalga alanları kendi başına salt gerçekliklerdir!

Öyleyse bir foton görüntüsü altında özdeşleşen kütle ve enerji niceliklerini ifade eden kuantum enerji denklemindeki C değerine karşılık gelen dalga boyu ve frekans parametrelerindeki çarpıcı değişiklikler bizi genel göreceliğin düz uzayından eğri uzayına taşıyan denklemlere bağlar. Ve böylece bir kuantum kütle çekimi denklemine ulaşmış oluruz. Bu denklem uzay/zamanda iki noktayı bir birine bağlayan bir solucan deliğinin matematiksel kanıtı da olabilir. Bu solucan delikleri, elektriksel alanlarla gravitasyon alanlarının tek bir denklem çatısı altında birleştirilmesi sonucunda anlamlı bir önermeye kavuşabilir. Modern çağda Örsted, Faraday ve Maxwell 'in elektrik ve manyetik güçleri özdeşleştirme yoluna gittiklerini görüyoruz. Einstein 'ın da ömür boyu süren düşü buna yönelikti;

Doğanın tüm güçlerini ( gravitasyon, elektrik, manyetizma, vb.) ''birleşik alanlar'' dediği temel bir ilkeye bağlamak. Ayn.Şıtayn (Einstein) kalan zamanını elektro-manyetik ve kütle çekimi alanlarını birleştiren birleşik alanlar kuramını oluşturmaya verdi. Einstein fiziğin tümüyle geometriye indirgenebileceğine inanıyordu. Aslına bakarsanız Einstein ustanın düşüne bende katılıyorum fakat bu çözüm kuantum fiziğinin dışında bir çözüm değildir.

Sonuçta fiziksel enerji alanlarını salt geometriye indirgemek birazda matematiğe ve fiziğe nerden baktığımıza bağlıdır desem sanırım abartı olmayacaktır. Bilinmelidir ki 'Ether' hiçbir biçimde yoktur. Elektromanyetik alanlar bir ortamın durumları değildirler, ama tıpkı tartılabilir özdeğin atomları gibi başka herhangi bir şeye indirgenemeyecek bağımsız olgusallıklardır. Elektromanyetik enerji daha da altında bir yapıya ayrıştırılıp dönüştürülemeyen bir özdür. Elektromanyetik enerji boş uzayın fiziksel özelliğidir. Boşluk, elektromanyetik bir vakumdur.

Ve bu boşluk kuantize edilip bölünebilir bir yapı değildir. Ama matematiksel bir tanım olarak elektromanyetik alan fotonlarını uzay ve zaman çizgilerinin birbirini kestiği -birbirine bağlandığı-varsay ımsal üç boyutlu kafes noktaları gibi düşünebiliriz. Ama fotonlar arasında kesinlikle sanıldığı gibi bir boşluk yoktur.Bu anlamda sanal olarak uzay-zamanın birbirlerinden kopmuş noktalar topluluğundan meydana geldiğini varsayabiliriz. Parçacıklar bu noktalar üzerinde bulunabilirler, ancak aralarında olamazlar.

Bu noktalar topluluğu uzay-zaman kumaşı denen dokumayı meydana getirirler. Işık bölünemez bir güç hacmidir. Newton 'un boş uzay fonunda, noktasal parçacıklar temel fiziksel gerçekliği temsil ediyorlardı; bunlar arasında da uzaktan etki denen esrarengiz kuvvetler vardı. Maxwell 'in görüşündeyse uzayın her noktasında zamanla da değişebilen üç elektrik üç manyetik alan bileşeni bulunuyordu. Klasik Maxwel alan kuramında uzayın her noktasında salınım yaparak yayılan elektrik ve manyetik alan dalgaları bulunur.

Foton sonunda görüntülendi! Fransız fizikçiler, ışığın ele avuca sığmaz parçacığı fotonu doğumundan ölümüne kadar izlemeyi başardı. 20. yüzyılın en büyük teorisyeni kabul edilen Albert Einstein ’ ın fotonu yakalama hayaline çok yaklaştıklarını bildiren fizikçiler, ışık parçacığını tespit edebilmek amacıyla iç duvarları süper-iletken aynayla donatılmış özel bir "kutucuk" kullandı.

Nature dergisinin son sayısında yayımlanan makaleye göre, Paris ’teki Kastler Brossel laboratuvarından Jean-Michel Raimond, fotonları tespit etmenin aslında çok kolay olduğunu belitti. "Bilgisayar ekranına bakarken her saniye fotonları görürsünüz aslında" diyen fizikçi, şu ifadeyi kullandı: "Ama bu işi aslında bir kez yaparsınız. Gözümüzün yaptığı, fotonun ölüm sonrası analizidir. Oysa biz laboratuvar şartlarında fotonu canlı analiz edebildik. Yani onu yaşarken gördük." Madde ve elektromanyetik ışıma parçacıklarının özelliklerini paylaşan fotonlar, ışık hızıyla hareket ediyor. Bu da, onları incelemek isteyenlerin işini zora sokuyor. Dahi teorisyen Einstein, "Bir fotonu bir kutucuğa koyup tartın. Bileceksiniz ki, foton orada" diyordu.

Fransız fizikçi Raimond, Ayn.Şıtayn'ın (Einstein) söylediğine en yakın deneyi yaptıklarını belirtti. Fizikçiler, deneyde iç duvarı süper-iletken aynayla bezenmiş "kutucuk" kullandı. Fotonlar, kutucukta ortalama olarak 0,13 saniye kaldı. Bilim adamları, fotonları saymak için genellikle parçacıkların yaydığı enerjiyi ölçen dedektörler kullanıyor. Parçacıklar dedektöre çarptığı anda enerji açığa çıkıyor. Ama çarpışmayla foton da yok oluyor. Bu yüzden foton parçacığının doğumdan ölüme çeşitli evrelerde nasıl tespit edilebileceği şimdiye kadar bilinmiyordu. Kastler Brossel ’ deki ekip, "kutucuğa" rubidyum atomları gönderdi. Bu atomların her biri duvar saati gibi çalıştı.

Elektronları da sarkaç görevini gördü. Elektrik alanı ne denli zayıf olursa olsun, foton, sarkacın salınımını yavaşlatmaya yetti. Fizikçiler, fotonun varlığından emin olabilmek için, çok çok hassas atom saati kullanarak, kutudan geçen atomların frekansını fotonla etkileşime girmeyen atomların frekansıyla karşılaştırdı. Alman fizikçi Ferdinand Schmidt-Kaler, Nature dergisinde deneyi yorumlarken, bunun, verilerin ışıkta depolanıp yönlendirilebileceği "kuantum bilgisayarlarının" geliştirilmesi yolunda atılmış yeni bir adım olduğunu vurguladı.

_________________
Resim
Aşağıda bol yör var, nesnelerin boyutlarını küçültebiliriz; Feynman, FemtoTeknoloji.


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:17 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Şub 02, 2013 9:03 pm
Posts: 86
Sıkça Sorulan Sorular
1.Dünya Ay’ı çekiyorsa, Ay neden bize yaklaşmıyor?

Üzerine hiç bir kuvvet uygulanmayan cisimler düz bir doğru boyunca sabit hızla hareket eder. Eğer Dünya Ay’ı kendine doğru çekmeseydi, o zaman Ay da bir doğru boyunca hareket eder ve Dünya’dan tamamen uzaklaşırdı.Ay’ın Dünya çevresinde bir yörünge izlemesinin tek nedeni bu çekim kuvveti. Kuvvet, Ay’ın hareket yönünün sürekli değişmesine, bu yönün Dünya’ya doğru çevrilmesine neden oluyor. Bundan dolayı da Ay, bizden neredeyse aynı uzaklıkta kalmaya devam ediyor. Newton’un kütleçekim yasası ve hareket yasalarına göre, sadece Dünya’nın çekim etkisi altında hareket eden bütün cisimler elips şeklinde bir yörünge izler.

Ay da, neredeyse daireye benzeyen, basıklığı çok az olan eliptik bir yörüngede hareket ediyor.Aynı nedenden dolayı, sürtünmenin etkileri ihmal edildiğinde yeryüzünde havaya fırlatılan herhangi bir cisim de eliptik bir yörünge izler. Bir elmayı yana doğru fırlattığımızda, aslında elma böyle bir elipsin çok küçük bir kısmı üzerinde hareket ediyor.Dolayısıyla, Newton’un da zamanında üzerinde durduğu gibi, elma ve Ay aslında aynı hareketi yapıyor. Bu iki hareket arasındaki tek fark, elmanın eninde sonunda yere çarpması.Ama Ay, yeryüzünden çok yüksekte ve Dünya da yuvarlak. Bu nedenle Ay hiçbir zaman yere çarpmıyor. Böylece düşme hareketini, yani elmanın yaptığı hareketi sonsuza kadar devam ettiriyor.

2. Hawking ışıması nedir?

1974 yılında İngiliz fizikçi Stephen Hawking, bazı kuantum etkilerini dikkate alarak yaptığı kuramsal çalışmaya dayanarak bütün karadeliklerin ışıma yapması gerektiği sonucunu çıkarmıştı.Kuantum kuramıyla kütleçekiminin, yani genel göreliliğin bağdaştırılması bugün çok büyük bir kuramsal problem olarak görülüyor. Yani, hem kuantum etkilerini hem de genel göreliliği içeren daha kapsamlı bir kurama ihtiyaç var. Fakat henüz ortada tam bir kuram yok. Hawking’in çalışması da bu alanda. Dolayısıyla böyle kapsamlı bir kuramın olası bir sonucu olarak Hawking ışıması kuramcılar için oldukça önemli. Buna karşın, bazı bilim insanları, kapsamlı bir kuramın yokluğunda Hawking’in yaptığı hesaba temkinli yaklaşılması gerektiğini söylüyor.Kuantum kuramına göre uzaydaki boşluk, hiç de boş değil.

Bomboş uzayda bile karmaşık süreçler yaşanıyor. Parçacık ve karşıt parçacık çiftleri kendiliğinden beliriyor. Daha sonra bunlar çok kısa bir süre içinde yeniden birleşerek yok oluyor. Boşluk böyle yaratılma ve yok olma olaylarının sürekli yaşandığı dinamik bir ortam.Bu şekilde ortaya çıkan parçacık çiftlerinden birisi mutlaka negatif enerjiye, diğeri de pozitif enerjiye sahip olmalı. Burada, negatif enerji ifadesi, parçacığın olası en küçük enerjiden, sıfır enerjiden de daha düşük bir enerjiye sahip olduğunu belirtiyor. Böyle parçacıklar gerçekte var olamazlar ve uzayda serbestçe hareket edemezler. Fakat, kuantum kuramı sadece çok kısa bir süre için, bir parçacığın bu derece düşük enerjilere sahip olmasına izin veriyor.

Böyle bir parçacık kısa zamanda karşıt parçacığıyla birleşerek yok olmak zorunda. Sürekli devam eden ortaya çıkma ve bunu takip eden yok olmalar nedeniyle, biz bu parçacıkların varlığını tespit edemiyoruz ve uzayı boşmuş gibi görüyoruz. Parçacık ve karşıt parçacık çiftleri sadece kısa bir süre için ortaya çıkıyor, ama zamanın göreliliğinden dolayı bu süre kimilerine göre uzun gelebilir. Özellikle, bir karadeliğin olay ufkunun yanı başındaki saatler oldukça yavaşladığı için burada çok kısa bir süreliğine meydana çıkan parçacıklar, uzaktaki gözlemcilere göre çok daha uzun yaşar.

Fakat bundan da önemlisi, olay ufku çok yakında olduğu için, bu parçacıklardan biri ufuktan içeriye girebilir. Eğer ufku geçen pozitif enerjili parçacıksa, o zaman negatif enerjili diğer parçacık dışarıda serbestçe dolaşamaz; zorunlu olarak o da ufku geçer ve yok oluş süreci içeride yaşanır.Ama eğer, bu çiftlerden negatif enerjiye sahip olanı olay ufkunu geçerek içeriye girerse, o zaman bu parçacıktan artık bir daha haber alınamayacağı için, bir yeniden yok oluş sürecinin gerekliliği de ortadan kalkar. Bu durumda, pozitif enerjiye sahip diğer parçacık karadelikten uzaklaşarak Hawking ışımasını oluşturuyor.

Elbette, kütleçekimsel kızıla kayma nedeniyle, parçacık karadelikten tamamen kurtulduğunda enerjisi de oldukça düşüyor.Bu ışıma çoğunlukla düşük frekanslı ışık ve nötrino yayınından oluşuyor. Elektron gibi büyük kütleli parçacıkların olay ufkunda ortaya çıkması, ortaya çıksa bile karadelikten tamamen kaçması olasılığı oldukça düşük.Işıma bir “siyah cisim” ışıması karakterine sahip. Üzerine düşen bütün ışığı soğuran cisimlere siyah cisim deniyor. Sabit bir sıcaklığa sahip bütün siyah cisimler, o sıcaklığa özgü belli bir ışıma yapar. Örneğin, köz haline gelmiş kömür böyle bir ışımanın iyi bir örneği. Karadelikler de, tıpkı böyle bir siyah cisim gibi, belli bir sıcaklığa sahip ve bu sıcaklığa özgü ışık yayıyor.

Fakat, karadeliklerin sahip olduğu söz konusu sıcaklık son derece düşük. Örneğin, Güneş kütlesinde bir karadeliğin sıcaklığı, mutlak sıfır noktasının ancak derecenin 17 milyonda biri kadar üstünde. Böyle bir durumda karadeliğin yaptığı ışıma da radyo frekanslarında ve ölçülemeyecek kadar zayıf. Üstelik, karadelik büyüdükçe bu sıcaklık ve dolayısıyla yapılan ışıma miktarı da düşüyor.Hawking ışımasında ufuktan içeri giren negatif enerjili parçacık, karadeliğin toplam enerjisinin azalmasına neden oluyor. Bu mekanizmayla kaybedilen enerji de, dışarıda kalıp karadelikten kurtulmayı başaran pozitif enerjili diğer parçacık tarafından delikten uzaklaştırılıyor. Kütleyle enerjinin eşdeğerliğinden dolayı bu, ışıma yaptıkça karadeliğin toplam kütlesinin azalması demek. Sonuç olarak da olay ufku geriliyor ve delik küçülüyor.

Dışarıdan enerji soğurmayan kendi halinde bir karadeliğin, bu ışımayla bütün enerjisini kaybetmesi ve bir gün tamamen ortadan kaybolması gerekiyor. Fakat, yıldızların çökmesi sonucu oluşan karadeliklerin yaptığı ışıma miktarı o kadar az ki, tamamen buharlaşıp yok olmaları için gereken süre oldukça uzun. Hatta bu süre evrenin bugünkü yaşıyla kıyaslanamayacak kadar büyük. Buna ek olarak, böyle karadelikler diğer yıldızlardan gelen ışığı, hatta kozmik mikrodalga ışınımını soğurarak, kaybettiklerinden daha fazla kütle kazanıyor.Nasıl daha büyük karadelikler daha az ışıma yapıyorsa, daha küçük olanları da daha fazla ışıma yapar. Kütlesi 1 kg kadar olan bir karadeliğin yaptığı ışıma o kadar fazla ki, tüm enerjisini saniyenin katrilyonda birinden de kısa bir sürede kaybederek yok oluyor. Böyle bir karadeliğin yanında olmak istemezsiniz, çünkü artık patlama dememiz gereken bu ışıma büyük bir nükleer bombanınkine eşdeğer bir yıkıma yol açar. Mini karadelik olarak adlandırılan bu kadar küçük karadeliklerin yıldız çökmesi sonucu oluşamayacakları açık. Fakat, evrenimizin doğduğu büyük patlama sırasında, yoğunluk ve bundaki oynamalar çok yüksekti. Bazı kuramlar, bu koşullar altında mini karadeliklerin oluşmuş olabileceğini söylüyor ama henüz kesin bir şey yok.

3. Eğer elektron, kuark gibi temel parçacılar noktasal ise, bunlar neden karadelik olmuyor?

Bu parçacıkların genellikle noktasal olduğu düşünüyoruz. Ama bu, bugünkü bilgilerimize dayanarak oluşturduğumuz bir model. Bu parçacıkların nasıl oldukları konusunda üzerinde görüş birliği olan herhangi bir kuram henüz yok. Üstelik, bugün üzerinde çalışılan sicim kuramında bu parçacıklar bir nokta gibi değil de, çok kısa bir sicim olarak modelleniyor. Noktasal, sicim gibi ya da başka bir şekilde olsalar bile, bu temel parçacıkların neden karadelik olmadığının doyurucu bir açıklaması kuantum ve genel görelilik kuramlarını bağdaştıran kapsamlı bir kuram öne sürüldüğünde verilebilir. Dolayısıyla, şu anda bu soruyu cevaplayabilecek durumda değiliz.Ama Hawking ışıması olası bir cevaba ışık tutabilir.

Bu ışımanın bir özelliği, daha küçük karadeliklerin daha sıcak olup, daha fazla ışıma yapması. Örneğin, 1 kilogramlık bir karadelik, çok yüksek enerjili parçacıklar yayarak saniyenin katrilyonda birinden de kısa bir sürede tamamen buharlaşır. Kütle Planck ölçeğindeyse, yani gramın 50 binde biri kadarsa, o zaman sıcaklık o kadar yükselir ki, ışıma sırasında açığa çıkan parçacıkların ortalama enerjisi, karadeliğin toplam enerjisine eşit olur. Dolayısıyla, bundan daha küçük bir karadeliğin, sahip olduğundan daha yüksek miktarda enerjiyi ışımayla yayması gerekir.

Bu da imkansız. Bu nedenle bilim insanları, olası en küçük karadeliğin ancak Planck kütlesinde olabileceğini ve oluşur oluşmaz anında buharlaşacağını düşünüyor.Buna karşın, mikro karadelik denen daha da küçük karadeliklerin var olabileceğini öngören kuramlar da var. Fakat bu kuramların çoğu, uzayın çok sayıda boyutu olması gibi henüz hiçbir deneysel desteği olmayan çeşitli varsayımlara dayanıyor. Bu nedenle, bu türden kuramların daha da olgunlaşıp, deneysel olarak sınanabilir düzeye gelmesini beklemeliyiz. O zamana kadar da elektron gibi temel parçacıkların karadelik olup olmaması sorusunu doyurucu bir şekilde açıklamak mümkün değil.

4. Büyük patlama anındaki sonsuz yoğunluk nedeniyle tüm evrenin bir karadelik olması gerekmez miydi?

Eğer bir cismin tüm kütlesi, o kütleye bağlı belli bir yarıçapı olan bir kürenin içine sıkışmışsa, o zaman cismin bir karadelik olduğunu söylüyoruz. Schwarzchild yarıçapı denen bu mesafe Güneş kütlesi için 3 km kadar ve kütleyle doğru orantılı. Bir cismin karadeliğe dönüşmesi koşulu için çoğunlukla kullandığımız kriter bu.Dolayısıyla, sadece bu kritere dayanarak, evrenimizi başlatan büyük patlama anındaki sonsuz yoğunluk durumunda tüm evrenin bir karadelik olduğunu söylememiz gerekirdi. İlk anı takip eden, yoğunluğun hala çok yüksek olduğu anlarda da aynı sonuç söz konusu. Burada yanlış olan şey yukarıda verdiğimiz kriter. Bu koşullarda artık kriterimiz geçerliliğini yitiriyor.

Yukarıda verdiğimiz kriter, sadece yıldızlar gibi maddenin görece durağan ve uzay-zamanın da görece sabit olduğu durumlarda geçerli. Büyük patlama anında, evreni dolduran her şeyle beraber uzay-zaman da hızla genişlemekteydi. Bu koşullarda, karadeliklerin ne zaman oluştuğunu ve olay ufkunun nerede olduğunu belirlemek için bu genişlemeyi de dikkate almak gerekiyor. Evrenin içinde yer aldığı uzayın genişlemesi bugün de devam ediyor. Biz bunu çoğunlukla Hubble yasası olarak biliyoruz. Yani, farklı galaksi grupları, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir hızla birbirinden uzaklaşmakta. Aslında burada tam olarak olan şey, bu galaksilerin içinde yer aldığı boşluğun zamanla genişlemesi. Bu nedenle, evrenbilimciler bu genişlemeyi incelerken, doğal olarak genel görelilik kuramını uyguluyor. Kurama göre de, uzaydaki genişlemeden dolayı büyük patlama anında veya daha sonra evrenin bir karadelik olması söz konusu değil.

5. Beyaz delik nedir?

Klasik kütleçekim yasasının özelliklerinden birisi, zaman tersinmesi simetrisine sahip olması. Bunun anlamı şu: Kütleçekim etkisi altında hareket eden çok sayıda cismin oluşturduğu bir sistemin filmini çekelim. Daha sonra da filmi tersten oynatalım. Oynayan filme baktığımızda, cisimlerin yapıyor göründüğü bütün hareketlerin de kütleçekim yasasıyla uyumlu olduğunu görürüz.Örneğin, Dünya’nın çevresinde dönmekte olan Ay’ı aniden durdursak ve tam ters yönde aynı miktarda hız versek, bu durumda da Ay’ın aynı yörüngeyi ters yönde izlediğini görürüz.Benzer şekilde, yeryüzünde düşen bir cismin hareketini filme alır ve filmi tersten oynatırsak, yine doğa yasalarına uygun bir hareket gözleriz. Genel görelilik kuramındaki denklemler de aynı simetriye sahip. Dolayısıyla, genel görelilikten elde edilen çözümlerden birisini alıp, zamanı tersine çevirirsek, yine kuramla uyumlu bir çözüm elde ederiz.

Karadelikler, genel görelilik kuramından elde edilen çözümlerden biri. Eğer, karadelik çözümlerini alıp, zamanı tersine çevirirsek, yine kuramla uyumlu “beyaz delik” olarak adlandırılan çözümler elde ederiz. Beyaz deliklerin tüm özellikleri, karadeliklerin benzer özelliklerinden zamanı ters çevirmek suretiyle elde edilebilir.Tıpkı karadelikler gibi, beyaz deliklerin de olay ufukları var. Bu olay ufkunun içinde de zaman ile uzayın bir koordinatı yer değiştirmiş durumda. Yalnız bu defa, beyaz deliklerde gelecek merkezden ufka doğru. Dolayısıyla, olay ufkunun içindeki herhangi bir şey, mecburen dışarı çıkmak zorunda. Yani karadelikler yutuyor, ama beyaz delikler dışarıya atıyor.

Beyaz deliklerin bu özelliklerinden dolayı, dışarıdaki hiçbir şey içeriye giremez. Yani burada da ufuk tek bir yönde geçilebilir; ama bu defa sadece içeriden dışarıya doğru.Fakat beyaz delikleri karşıt yerçekimi gibi düşünmek yanlış. Beyaz delikler de, olay ufkunun dışındaki cisimleri kendine doğru çeker. Nasıl karadeliklerin çevresinde yörüngede dolanan gökcisimlerinin bulunması mümkünse, beyaz delikler için de aynı şey mümkün. Örneğin karadeliklerde, ışığın dairesel bir yörünge boyunca delik çevresinde dolanması mümkün. O halde, ışık beyaz deliklerin de çevresinde uygun bir yörüngede dolanabilir.Beyaz delikler kuramsal olarak ilginç cisimler.

Ama gerçekte var olma olasılıkları çok düşük. Bunu da yine zaman tersinmesine başvurarak görebiliriz. Nasıl karadelikleri yok etmek mümkün değilse, beyaz delikleri de yaratmak mümkün değil.Beyaz deliğe doğru düşen bir cisim hiçbir zaman olay ufkuna ulaşıp bu ufku geçemez. Burada da, tıpkı karadeliklerde olduğu gibi zaman genleşmesinin garip etkisini görüyoruz. Çok uzaktaki bir gözlemciye göre, düşen cismin ufka ulaşması sonsuz zaman alır. Fakat, düşen cismin üzerindeki bir saate göre bu sonlu bir süre.

Buna karşın nasıl karadelikler yaratılabilirse, beyaz delikler de yok olabilir. Bu nedenle, çok uzaktaki bir gözlemci, düşen cismin ufka ulaşması için sonsuz süre geçtiğini, ama bundan önce beyaz deliğin yok olduğunu görür. Aynı sonuç düşen cisimdeki gözlemci için de geçerli; ama bu defa beyaz deliğin ortadan kaybolması bu gözlemciye göre çok kısa sürer. Beyaz delikler ayrıca kurt deliği denen, uzayın iki farklı yerini birleştiren kısa yollarda da ortaya çıkıyor. Genel görelilik kuramı, ilkesel olarak kurt deliklerinin varlığına izin veriyor. Ama, bu deliklerin kararsız olması, oluşur oluşmaz hemen yok olma eğiliminde olmaları gibi sorunlar var. Bazı tür kurt deliklerinin bir ucu karadelik, diğer ucu da beyaz delik gibi davranıyor. Dolayısıyla, karadelik tarafından giren madde, kısa bir sürede beyaz delik olan diğer uçtan çıkıyor. Kurt delikleri, uzayın birbirinden çok uzakta olan yerlerini kısa bir yolla birleştirmesi söz konusu. Bu nedenle, uzun bir mesafeyi çok kısa sürede kat etme olanağı sunuyorlar.

_________________
Resim
temelde ikimiz de dinsiziz. ben senden, bir tane daha fazla dini reddediyorum. sen diğer tüm olası dinleri niçin reddettiğini anladığın zaman, benim de niçin senin dinini reddettiğimi anlayabilirsin.


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:18 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Çrş Kas 07, 2012 10:51 am
Posts: 106
Karadelikler
Karadelikler, Einstein’ın genel görelilik kuramının garip öngörülerinden biri. Eğer büyük kütleli bir gökcismi yeteri kadar küçük bir hacim içine sıkışırsa karadeliğe dönüşerek uzay-zamanda çok ilginç değişimlere neden olur. Bu değişimler o kadar güçlüdür ki, cisme yeteri kadar yaklaşan hiçbir şey, ama hiçbir şey bir daha geri dönemez.Bir cismin karadelik olması için sıkışması gereken hacim oldukça düşük. Örneğin Güneş, tüm kütlesini koruyarak yarıçapı 3 km olan bir küreye sıkışırsa karadeliğe dönüşür. Schwarzchild yarıçapı olarak adlandırılan bu kritik değer kütleyle doğru orantılı. Yani, Güneş’in iki katı kütleye sahip bir cismin karadeliğe dönüşebilmesi için yarıçapının 6 km’den küçük olması gerekiyor.

Bu kadar büyük bir cismin tüm kütlesinin bu kadar küçük bir hacme sıkışabilmesi mümkün. Örneğin, yeteri kadar büyük bir yıldız tüm yakıtını tükettiğinde, kendi yarattığı kütleçekiminin etkisine artık karşı koyamaz ve içine çöker. Bu çökme yıldızın önemli bir kısmının çok küçük bir hacme sıkışmasına neden olur.Çökme ve buna bağlı olarak meydana gelen yıldız patlaması sonucunda bir nötron yıldızı oluşabilir. Nötron yıldızlarının tipik olarak 10-20 km mertebesinde yarıçapları ve Güneş’inkinden biraz daha büyük kütleleri var. Yani neredeyse karadelik olacak derecede yoğunlar. Bunların yarattığı kütleçekiminin etkileri doğal olarak oldukça güçlü, ama hiçbir şekilde karadeliklerle karşılaştırılamaz. Eğer patlayan yıldız yeteri kadar büyükse, çökmenin yol açtığı sıkışma doğrudan bir karadeliğin oluşmasına neden olur.

Bir karadeliği çevreleyen Schwarzchild yarıçapına sahip kürenin yüzeyine, biraz sonra açıklayacağımız nedenlerle, olay ufku deniyor. Bu ufuktan geçerek içeriye giren hiçbir şeyden artık bir daha haber alınamaz. Işık bile buradan dışarıya çıkamaz. Bu cisimlere karadelik denmesinin nedeni de bu.Ama, olay ufkunun dışında da karadeliklerin ne kadar büyük bir çekim etkisi uyguladıklarını rahatlıkla görmek mümkün. Örneğin, daha önce gördüğümüz zaman genleşmesi etkisi, olay ufkunun hemen dışında olası en yüksek seviyeye ulaşır.Eğer çok sağlam bir zincirin değişik yerlerine saatler yerleştirip karadeliğe doğru sarkıtırsak, ufkun daha yakınında olan saatlerin daha yavaş işlediğini görürüz. Bu bildiğimiz kütleçekimsel zaman genleşmesi etkisi. Ama burada, ufka daha çok yaklaşan saatin yavaşlama oranının olası en uç dereceye, sıfıra yaklaştığını görüyoruz.

Eğer zincirin ucunu kopma olmadan ufka değdirmek mümkün olsaydı, bu uçtaki saatin durması ve zamanın hiç geçmediğini göstermesi gerekirdi.Kütleçekimsel zaman genleşmesiyle doğrudan ilgili olan kızıla kayma da ufkun hemen üstünde en yüksek seviyeye ulaşıyor. Ufkun yakınlarında ortaya çıkıp, kütleçekime ters yönde, yukarı doğru yol alan ışık sonsuza ulaştığında çok büyük bir oranda kızıla kaymaya uğruyor.Örneğin, ışığın ortaya çıktığı nokta, ufkun Schwarzchild yarıçapının üçte biri kadar üstündeyse, ışık sonsuza eriştiğinde dalgaboyu 2 kat artıyor. Eğer ışık daha da aşağıda ortaya çıkmışsa kızıla kayma oranı daha büyük. Dolayısıyla, çıkış noktası ufka yaklaştıkça, kızıla kayma oranı sonsuza gidiyor.

Eğer ışık tam olay ufkunda ortaya çıksaydı, bu durumda değil sonsuza gitmesi, yukarıdaki herhangi bir noktaya erişebilmesi için bile tam sonsuz oranında kızıla kayması gerekirdi. Kızıla kaymanın sonsuz olması bize bu noktadan kaynaklanan ışığın hiçbir şekilde yukarıya çıkamayacağını, yani olay ufkunun geri dönüşün mümkün olmadığı bir yer olduğunu gösteriyor.Işığın yolundan sapması etkisi de karadeliklerde çok aşırı. Ufkun yakından geçen ışık delik etrafında bir tur atarak başlangıç noktasına geri dönebilir. Hatta, daha da yakından geçerse bir kaç tur bile atabilir.Dolayısıyla, bir karadeliğe baktığımızda arka plandaki cisimlerin birden fazla halka üzerinde görüntülerini görebiliriz. En dıştaki ilk halka, karadelik yanından geçen ışığın tur atmadan yaptığı normal sapmasından oluşur. Onun içindeki halka da, delik etrafında bir tur attıktan sonra bize gelen ışık tarafından.Hatta kendi görüntümüzden de bir kaç tane görürüz.

Fakat, Einstein halkaları denen bu görüntüler o kadar ince ki, bizde pek aynaya baktığımız hissini uyandırmaz.Işığın aşırı derecede saptığını gösteren bir başka örnek de şu: Eğer ışık ufkun yarım Schwarzchild yarıçapı kadar üzerindeki bir noktadan yatay yönde ortaya çıkmışsa, o zaman dairesel bir yol izleyerek delik çevresinde sonsuza kadar dolanır. Yani, bir anlamda karadelik ışığı uydu gibi yörüngede tutabilecek derecede güçlü bir çekim uyguluyor.Kısacası, karadeliklerin çekim etkisinin ne kadar güçlü olduğuna olay ufkunun dışında tanık oluyoruz. Çünkü, kütleçekiminin daha önce bahsettiğimiz bütün etkilerini burada, olası en yüksek seviyede görmek mümkün. Peki, karadelikler dışarıda bu kadar güçlü değişimler yapıyorsa, o zaman olay ufkunun içinde neler yapıyor?

Genel görelilik kuramı bize, olay ufkunun içinde hiç alışık olmadığımız garip bir değişimin olduğunu söylüyor. Karadelik uzay-zamanı öyle değiştiriyor ki, artık içeride zaman ile uzayın bir boyutu (merkeze doğru giden yol) yer değiştiriyor. Artık uzay ve zamanı ayrı ayrı değil, tek bir çatı altında düşündüğümüz için, genel görelilik kuramında böyle bir şeyle karşılaşılması aslında normal. Fakat alışık olmadığımız bir şey olduğu için bunun tam olarak kavranması pek kolay değil.Kısaca ifade edersek, olay ufkunun içine giren birisi için artık zamanın geçmesi demek, merkeze doğru yol almak demek. Bu kişi için merkez zamanın bittiği yerdir; yani yapılmamış işlerini erteleyebileceği en son nokta. Merkeze ulaştığında zaman da biter.Sonuç olarak, olay ufkunun içine girdiğinizde merkeze gitmek zorundasınız.

Nasıl, çarşambadan sonra perşembenin geleceği kesinse, burada da aynı nedenden dolayı merkeze ulaşacağınız kesin. Nasıl, geçmişe gitmemiz mümkün değilse, burada da zamanı tersine çevirip ufka doğru gitmemiz mümkün değil.Madem ufkun içinde gelecek merkeze doğru, o halde burada meydana gelen bir olay, ufkun dışında bir değişim meydana getiremez. Yani, ufkun içindeki bir olay “neden”, dışındaki bir başka olay da “sonuç” olacak şekilde bir neden-sonuç ilişkisi kurulamaz. Bu, içeriden dışarıya mesaj iletilemez demekle aynı şey.

Dolayısıyla karadeliğin yüzeyi uzay-zamanda, aralarında neden-sonuç ilişkisi kuramayacağımız iki tür olayı birbirinden ayıran bir sınır görevi görüyor. Bu yüzeye “olay ufku” denmesinin nedeni bu.İçeriden dışarıya hiçbir mesaj çıkamayacağı için, içeride üretilen bir ışık ya da başka herhangi bir şey de dışarıya çıkamaz. Bunun nedenini karadeliğin muazzam çekim kuvvetine bağlamak mümkün; yani o kadar güçlü bir çekim var ki, hiç bir şey bu çekime karşı koyup buna ters yönde ilerleyemiyor.Ama, genel görelilik kuramında bu tür açıklamaları “kuvvet” kavramına başvurmadan yapma eğilimindeyiz. Özetle burada kütleçekim o kadar güçlü ki, ufkun içinde geleceğin yönünü merkeze doğru çeviriyor. Hiçbir şey geçmişe gidemeyeceği için de, bahsettiğimiz sonuç geçerli. Karadeliğin oluşmasına neden olan tüm kütle de tam merkezde toplanmalı. Çünkü olay ufkunun içindeki her şey için en son gelecek bu nokta.

Merkez, genel görelilik kuramındaki matematiksel ifadelerde süreksiz bir noktaya karşılık geldiği için buraya “tekillik” deniyor.Tekilliğe erişen madde ve enerjiye ne olduğu sorusunun yanıtı pek kolay değil. Tekillik sıfır hacme sahip olduğundan burada yoğunluğun sonsuz olması gerekir. Ama, kuantum kuramına göre, hiçbir şey sıfır hacme sığdırılamaz. Dolayısıyla genel görelilik kuramı burada yetersiz kalıyor. Tekilliği açıklayabilmek için, hem kuantum kuramını hem de genel göreliliği içeren daha geniş bir kuram kullanmak gerekiyor. Bir çok bilim insanı böyle bir kuram üzerinde kafa yorsa da henüz tatmin edici herhangi bir sonuç yok.

Son olarak, bir karadeliğe düşerken neler olacağına bir bakalım. Farklı gözlemciler bu süreci doğal olarak farklı görür. Ali’yle Berna’nın en başta karadelikten güvenli bir uzaklıktaki bir rokette bulunduğunu, motorların roketi bu konumda sabit tuttuğunu varsayalım. Sonra Ali aşağıya atlasın. Önce süreci rokette duran Berna’nın gözüyle inceleyelim.Berna’ya göre Ali’nin saati daha yavaş işlemeye başlar. Çünkü Ali hem daha aşağıda, hem de hareket etmekte. Ufka yaklaştıkça saat daha da çok yavaşlar.Bunun dışında Berna, Ali’nin düşme hızının da ufka yaklaştıkça azaldığını görür. Bunun da nedeni kütleçekimsel zaman genleşmesi. Aslında Ali, ufkun çok yakınında bulunabilecek olası üçüncü bir gözlemciye göre çok hızlı hareket etmekte. Ama, bu üçüncü gözlemcinin saatinin biraz ilerlediği bir süreç içinde, Berna’nın saati çok daha çabuk değişir. Dolayısıyla Berna, kendi saatine göre Ali’nin çok yavaş hareket ettiğini görür. Üstelik Berna’ya göre Ali’nin ufka erişmesi sonsuz zaman alır; yani hiç bir zaman ufku geçemez.

Bu aslında bir tür göz yanılması. Temel olarak, ufkun yakınlarından kaynaklanan ışığın yukarıya çıkıp Berna’ya ulaşması çok uzun sürer. Işık ufka daha yakın bir yerden kaynaklanmışsa, bu süre daha da uzar. Dolayısıyla, Berna sonsuz süre boyunca rokette beklese bile, Ali’den kaynaklanan ışıklar sürekli Berna’ya ulaşmaya devam eder.Elbette burada kütleçekimsel kızıla kaymanın etkilerini de hesaba katmak gerekiyor. Berna, Ali’den gelen ışığın renginin gittikçe daha kırmızıya kaydığını görür. Bu nedenle, bir süre sonra bu ışık kızılötesi bölgeye kadar kayar ve artık insan gözüyle algılanamaz.Ali’ye göreyse düşme sonsuza kadar sürmez. Ali’nin saatinin Berna’nınkinden daha yavaş işlediğini, ufka yaklaştıkça bu yavaşlamanın daha da arttığını hatırlayın. Dolayısıyla Ali, kendi saatine bakarak ufka ne kadar zamanda eriştiğini ölçmeye kalktığında sonlu bir süre bulur.

Eğer hala hayattaysa, Ali ufku geçerken de herhangi bir gariplik sezmez. Ve yine sonlu bir süre içinde tekilliğe ulaşır.Ali için asıl sorun, serbest düşen bir cisim üzerine etkiyen gel git kuvvetleri. Karadelik çok küçük bir çapa sahip olduğu için, meydana getirdiği gel git kuvvetleri de oldukça güçlü. Bu kuvvetler düşen cisimleri yatay doğrultularda sıkıştırarak, düşey doğrultuda geriyor. Görece küçük kütleli karadelikler için, Ali ufka ulaşmadan çok daha önce gel git kuvvetleri tarafından spagettiye benzetilir. Tekilliğe yaklaştıkça bu kuvvetler sonsuza kadar büyür. Dolayısıyla tekillik civarında atomlar bile bu kuvvetler tarafından parçalanır.

Yani, Ali’nin bu düşüşü sırasında tekillikte ne olduğunu anlaması hiçbir şekilde mümkün değil.Yerden yaptığımız gözlemlerle karadelikleri tespit etmek hiç kolay değil. Görünmemelerinin dışında, çok küçük bir hacme sahipler. Bunları ancak, çevrelerinde bulunan gökcisimlerinin ve gazların davranışını inceleyerek tespit edebiliriz. Bu tür incelemeler sonucunda karadelik olması muhtemel bir çok gökcismi bulunmuş. Örneğin, bizim galaksimiz olan Samanyolu’nun ortasında 4 milyon Güneş kütlesine sahip bir karadelik olduğu düşünülüyor.

_________________
Resim kendisine zarar verilemeyen bir allah nasıl öfkelenir (gadap) ve niçin işkence (azap) eder? heyhat tanrılar, insanların beyinlerinde birer kurgudan ibarettirler.


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:18 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Çrş Eki 24, 2012 6:00 pm
Posts: 110
Türkler ve Keçi
Doç. Dr. Haluk BERKMEN bu konuda şunları belirtmiştir: “Ön-Türklerin kendileri ile özdeşleştirdikleri ve kutsal saydıkları birtakım hayvanlar vardı. Bu hayvanlardan kaplumbağa ve dağ keçisi ayrı ve özel bir yere sahiptirler. Kaplumbağa, evini sırtında taşıyan ve çok uzun ömürlü bir hayvan olması itibariyle Ön-Türk toplulukları tarafından kutsal sayılmıştır. Asya’da birçok bölgede kaplumbağa heykeli ile karşılaşıyoruz. Dağ keçisi ise, dağlık bölgelerde yaşamış olan son derece hareketli ve süratli bir yaratıktır. En yüksek tepelere büyük bir rahatlıkla tırmanır. Bizim bildiğimiz evcil keçiden farklı olarak uzun ve yay gibi kıvrık boynuzları vardır. Günümüzde bu hayvanları ancak hayvanat bahçelerinde görebilirsiniz zira yaygın bir avlanma sonucu nesilleri hemen hemen tükenmiş durumdadır. Dağ keçisine, en eski Türk kaynaklarından bilindiği kadarıyla, oğlak deniliyordu. Bugün ise keçi yavrusuna oğlak diyoruz.

Bu sözcüğün yapısında oğ (yükselme) kök sözcüğü ve –lak takısı vardır. Ek kısmındaki -lak takısı bir eylem sözcüğünü sıfata dönüştürmektedir. Örneğin, parlamaktan parlak, çatlamaktan çatlak gibi pek çok sözcük bulunabilir. Oğ kök sözcüğünün OK (Ön-Türk kişisi) sözünden türediğinden söz etmiştim. Ön-Türk boylarında oğlak ve geyik, Hint kültüründe inek, Akdeniz ve Mezopotamya kültürlerinde boğa ve nihayet Anadolu Türkmenlerinde koç simgeleri ile karşılaşıyorsak bunların ortak bir nedeni olması gerekir. Hepsinde hemen göze çarpan ortak özellik tüm bu yaratıkların boynuzlu oluşlarıdır. Ancak gök ve güneş kültü çerçevesinde ele alındıklarında yücelik, yükselme ve güçlenme timsali olarak yönetici kralların tercihli simgeleri oldukları da bir gerçektir. Kültigin anıtında da Dağ Keçisi tasvirleri bulunmaktadır.”

Çepni Türklerinden gelen ve Karadeniz bölgesine yerleşen Bayraktar, Alemdar ve Sancaktar ailelerinde Elik Keçisi Efsanesi vardır. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi’nde hemen hemen her köyün yaylada bir obası vardır. Eskiden köylüler kışın köylerinde otururlar, yazın topluca yaylaya göç ederlermiş. Bu gelenek kısmen devam etmektedir. Fakat eskiden olduğu gibi değildir. Günümüzde az sayıda aile, yaylaya çıkar. Obalarda kalan insanlar, eski günleri anarken gözleri dolar. Hep yayladaki yalnızlıktan şikâyet ederler. Yaylacılığın canlı olduğu yıllarda, Gökçeköylüler yaylaya göçmüştür. Bir aile köydeki işlerini toparlayamadığı ve hazırlıklarını tamamlayamadığı için birkaç gün gecikmişlerdir. Toparlandıklarında hemen alelacele yola çıkarlar. Ailenin, biri bir haftalık olmak üzere, dokuz oğlu vardır.

Her biri yaylada kullanılacak eşyaları yüklenmiştir. Yükleri çok ağırdır. Sırtlarındaki ağır yüklerle saatlerce yürüdükten sonra ormanlarına çıkarlar. Hepsi çok yorulmuştur. Fakat hem yük hem de bir haftalık bebeği taşıdığı için anne daha çok yorulmuştur. Artık gidecek gücü kalmamıştır. Daha fazla bu hâlde yola devam edemeyeceğini anlayan annenin aklına bir fikir gelir. Biraz tereddüt ettikten sonra kocasının kulağına: “Nasıl olsa yetişkin sekiz oğlumuz var. Ben bu çocuğu taşıyamıyorum. Şuracıkta bir ağacın kovuğuna bırakalım. Bu da olmayıversin.”der. Kocası önce kabul etmez. Fakat bakar ki olacak gibi değil. Karısının dediğini yapar. Bir ağaç kovuğu bulurlar. Küçük bebeği buraya bırakıp yollarına devam ederler, yaylaya çıkarlar. Yaylayı o yıl bir salgın hastalık kasıp kavurur. Bu salgın hastalık genç ihtiyar demez, çok sayıda insanın ölümüne sebep olur. Bu ailenin sekiz yetişkin erkek evlâdı da ölenler arasındadır. Aile harap olur.

Aynı yıl içerisinde dokuz çocuğu kaybetmenin üzüntüsü içerisinde çaresiz köylerine dönmeye karar verirler. Dönerken ormana ulaştıklarında bıraktıkları en küçük çocukları akıllarına gelir. Oturup hem diğer çocukları hem de burada bıraktıkları bebek için feryat ederek ağlarlar. Sakinleşince: “Gidip bebeğimizin kemiklerini olsun görelim.” derler. Karı koca bebeği bıraktıkları ağacın yanına yaklaşınca ağacın dibinden büyük bir kuş uçar. Bir keçi de yanında beklemekte. Anne:”Eyvah! Bebeğimi şimdi bu kuş yedi gidiyor. Keşke birkaç dakika evvel gelseydik.” der. Bu arada bebeğin ağlama sesini duyarlar. Koşarlar, bakarlar ki bebek yaşıyor. Hem de sağlıklı olarak. Hatta etlenmiş, butlanmıştır. Dünya anne ve babanın olur. Hemen çocuğu alırlar. Sevinerek yola devem ederler. Fakat biraz önce çocuğun yanından kalkan elik keçisi bunların peşini bırakmaz. Feryat edip bağırmaktadır.

Onlar ilerde keçi arkada köye kadar gelirler. Keçiyi köyden uzaklaştıramazlar. Bakarlar olacak gibi değil. Bebeği beşikle birlikte bir dağın zirvesine çıkarırlar. Keçi gelip bebeği emzirir, sever, okşar, geri gider. Bir sonraki gün tekrar geri gelir. Aile de her gün aynı işi çocuk büyüyene kadar yapar. Çocuk büyüyünce keçi kaybolup gider. Bu çocuk Bayraktar ailesinin devamını sağlar. Beşiği bıraktıkları yerin ismi Beşikdağı olur. Yakın zamanda Beşikdağı’nın eteklerinde yerleşim yeri kurulur. Beşikdağı’nın eteklerinde olduğu için buraya Beşikdüzü ismi verilir. Yani Trabzon’a bağlı Beşikdüzü ilçesinin isminin alması bu efsaneye dayanmaktadır.

Türkler (Altay – Yakut - Kırgız - Kazak) içerisinde Albastı, Alkarası diye adlandırılan ve şimdilerde Karabasan diye nitelendirilen kötü ruh için Kamlar’da Keçi tasviri yapıldığını gördüm. Selçuklularda ise Keçi kalesi vardır. Bu da Alaman Dağı’nın 300 metre üstünde olan kaleye çıkış oldukça zorluk olduğundan bu ismi almıştır. Yani daha çok zorluk ve sıkıntı anlamında kullanılmıştır.

_________________
Resim
hiçbir din barış sağlamaz dinlerin doğduğu ortadoğudaki savaşlar din savaşlarıdır.


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:20 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Nis 15, 2012 7:29 am
Posts: 90
#-# İSLAMIN PAGAN YAPISI, KURBAN TAŞI KABENİN ARAP BAŞ PUTU ALLAT OLMASI VE DOĞURGANLIK SİMGESİ HACER TAŞI

Kur'an'a Göre Evren'in Ömrü
Aliİmran 96: İnsanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir.
Ayetin tefsiri; Müslim'in Sahih'înde Ebû Zer'den şöyle dediği sabit olmuştur Ben Rasû-lullah (sav)'a yeryüzünde kurulan ilk mescide dair soru sordum, O "Mescid-i Haram'dır" diye buyurdu. Sonra hangisidir? diye sorunca, O: "Mescid-i Ak­sa" diye buyurdu. Bu sefer ben: İkisi arasında ne kadar (zamanlık bir süre) vardır? diye sordum, şöyle buyurdu: "Kırk yıl.Hem diğer taraftan yerin tü­mü senin için bir mesciddir. Namaz vakti nerede girerse orada namaz kıl."
Mücahid ve Katade dedi ki: Beyt-i Haram'dan önce herhangi bir mescid kurulmuş değildir. Müslümanlarla yahudiler karşılıklı övündüler. Yahudiler: Beytü'l-Makdis Kâ'be'den daha fazilet­li ve daha büyüktür. Çünkü peygamberlerin hicret ettiği yer orasıdır ve O, Arz-ı Mukaddes'tedir dediler, Müslümanlar da şöyle karşılık verdi: Hayır, Kâ'be on­dan daha faziletlidir. Bunun üzerine Aliİmran 96 ayetini indirildi.

Bundan önce Bakara 127'nci âyetin tefsirinde Beyt'in inşa edilmesine ve onu ilk inşa edenlere dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Mücahid der kî: Şanı yüce Allah, bu Beyt'in yerini, yeryüzünden herhan­gi bir şeyi yaratmadan ikibin yıl önce yaratmıştı. Hiç şüphesiz onun temel­leri, en aşağıdaki yedinci arza kadar inmektedir.Mescid-i Aksâ'yı ise, Süley­man bina etmiştir. Nitekim Nesâî tarafından sahih bir isnadîa kaydedi­len ve Abdullah b. Amr yoluyla gelen hadisde de böyle İfade edilmiştir. Pey­gamber buyurdu ki: "Süİeyman b. Dâvud Beytü'l-Makdis'i inşa edin­ce yüce Allah'tan üç husus diledi. Allah'tan vereceği hükümlerinin ken­di hükmüne uygun düşmelerini söylemesini istedi; bu isteği ona verildi. Yi­ne yüce Allah'tan kendisinden başka hiçbir kimseye verilmeyecek bir mülk verilmesini istedi, bu da ona verildi. Yüce Allah'tan Mescidin inşasını bitirince de buraya yalnızca onda namaz kılmak arsuzuyla kim gelirse, mutla­ka onu günahlarından -annesinin o kimseyi doğurduğu gibi- kurtarılmasını diledi, bu da kendisine verildi.

Bu durumda 2 hadis (son naklettiğimiz hadis ile, başlığın ba­şında nakledilen hadis) arasında bir işkâl (çelişki) görülmektedir. Çünkü, Hz. İbrahim ile Hz. Süleyman arasında uzun yıllar geçmiştir, Tarih­çilere göre bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir. Bu çelişki şöyle açıklanmış­tır: İbrahim ile Süleyman (ikisine de selam olsun) başkalarının temelini at­mış olduğu mescidlerin binalarını yenilemişlerdir. Beyt-i Haram'ı ilk bina ede­nin önceden de geçtiği gibi Adem (a.s) olduğu söylenmiştir. Buna göre, onun çocuklarından başka birtakım kimselerin Beyt-i Haram'dan kırk yıl sonra Bey-tü'1-Makdis'i bina etmiş olması mümkün görünmektedir. Aynı şekilde melek­lerin de Allah'ın izin vermesi üzerine Beyfi bina etmiş olmaları da mümkün­dür.

Ali b. Ebi Talib da şöyle demiştir: Allah meleklere yer yü­zünde bir ev bina etmelerini ve etrafında tavaf etmelerini emretti. Bu ise Adem'in yaratılışından önce olmuştu. Daha sonra Hz. Adem, bu evin yapa­bildiği kadarını bina etti ve onu tavaf etti. Ondan sonra diğer peygamberler de böyle yaptı, Sonra da onun inşasını İbrahim tamamladı.

Kaynakça: Kurtubi:El Camiul Ahkamul Kur'an:Ali İmran Suresi 96. Ayet Tefsiri.

Görüldüğü gibi Kur'an dışında diğer İslami kaynaklara göre de Kabe ilk inşa edilen tapınaktır,peki bu gerçekten böyle midir? Arkeolojik bulgular Kabe'den çok daha eski tapınakların varlıklarını gösteriyor. Kabe'nin M.Ö 800'lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor ve bu tarih Kabe'yi ilk yapmaya yetmiyor.Kabe'den çok önce kurulmuş tapınaklar,evler var. Dünya'nın en eski tapınağı yapılan arkeolojik kazılar sonucu Şanlıurfa'da ortaya çıkarılmıştır. 12,000 yıllık Göbeklitepe bulgularını geçtim, daha eski Sümer tapınakları var. 124000 peygamber gelmis,biri 50 yil yasasa 6 milyon 200 bin yil yapiyor. dünyanın ömrü yetmiyor o kadar peygambere o halde 124 bin peygamber geldiği hadisi uydurmadır. her kavme peygamber gitmemiş, matematiksel olarak olanaksız. İslam kendinden önceki her şeyi yakıp yıkmış, tüm kanıtları ortadan kaldırmış, tüm izleri silmiştir. İslam'ın doğuşu hala bir sır. hacerül esved İslam'ın kökeni olan Arap paganizminde de kutsal olduğu için kutsal. Namaz, oruç, hac, şeytan taşlama gibi ibadetler İslam öncesi Araplar'da da vardı. Şeytan taşlama putperestlik töresidir sembolik olarak şeytan taşlanılır. putperestlikte herşey sembol değil midir? Kara Taş meteor olarak düşmüş, Araplar ne bilsin meteoru cennetten düştü deyip Kabe'ye koymuşlar. Kara Taş Uzza'nın vajinasıdır.Bir de Müslümanlar Kara Taş'tan şefaat dilenirler ki bunun da müşriklik olduğunu Kur'an söylüyor. .put ise tanrılık atfedilen şeydir. İslam Adem'den başlar ise tanrısının adı neydi? Zeus, Afrodit, Kybele, Hathor, El-Lat/Lah, AmonRa!

_________________
Resim
bulamadığım birini sevmenin ne anlamı var ki


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:21 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Oca 07, 2012 8:16 pm
Posts: 133
Nefs, allahın subuti önadlarından yaşam, istenç, işitme gibi bir önad değil thalese.
Ellahın nefsi şöyle bir yana dursun, somutuna bakalım şimdi; Ben bir betiz anık(hazır)ladım; Allah (Elİlah), Lat (ElLat) Uzza (Afrodit-Venüs)'ü yan yana getirdim. Us'da kalması bakımından ulay (ve) allah'a atfedilen somut biçimini, henüz görmeyen kişiler için yararlı olacağını düşünüyorum.

Allahın şimdiki somut konumunun hacerul esved olduğu, "Kibele> Allah> Hacerul esved" döngüsünden de anlaşılmaktadır. Bu döngüye ayrıca bir betiz anıklayabilirim uygun bir oğurda.
TD /EH...
Find My Content (BegTeginli's Content)
AF/EH... Nefs
*
Sonsuz bir varlık kendisini sınırlayacak mekanda ve zamanda bulunamaz. Öyleyse hiç bir yerde değildir. Hiç bir yerde olmayan şey de yok demektir. (Gorgias).

>> "dünyanın neresinde olursa olsun haksız yere birisinin yüzüne atılmış tokadı kendi yüzünde hissetmeyen kişinin insanlığından şüphe ederim"
-
Peki araplar böyle oldugu için Kuran'ı okumuyormuydu İslam ne zaman yayıldı ve geniş kitlelere hitap etmeye başladı. İşte o zaman diğer insanların arapçayı rahat okuyabilmesi için arap harflerine bir takım noktalar eklendi. Mesala eskiden bir tek Y harfi var iken. Şu an arapçada 3 tane Y harfi var. ئ ي ى yazlışları tamamiyle farklı.Şimdi sen şu yukardaki harfleri gelmiş farklıdır diyebiliyorsun. Oysa bu harfler aynı harfdir. Ya harfidir. He harfide aynen böyle işte.Ortada bir sorun yok.

QUOTE 14 başlangıç harfinin birlikte geçtiği 114 ayetten 36.sı 5:89 ayetidir. bildiğimiz gibi 36. sure yasin suresidir ve ya, sin başlangıç harfleriyle başlamaktadır( yasin suresinde geçen ya ve sin harflerinin toplamı da 19un katıydı!) 5:89 ayetinde tamtamına 19 adet ya ve sin harfi geçmektedir.
1) 14 başlangıç harfin tek başına bulundugu ayet, bu 114 ayet serisinden 61:14 nolu ayet. Ve bunun ayet sayısıda 14.

2) Bu 114 ayetin en başında ki ayet 2:19 nolu ayet. Ve bu ayette 19 harf yada kelime varmış.
http://www.sharemation.com/nun1/114vers ... iq=-brsele

Sadece merağımdan soruyorum;Bu sayısal hesaplama, Kuran ın resmi tabir edilen sırası olmadığında, örneğin bilinebildiği kadarı ile iniş sırasına göre yapılsa sistem çöküyormu? İniş sırası denildiğinde otomatik olarak rivayetlere girilmesi gerekiyor tabi. Rivayetlerde de 7 harf üzere nüzul/kıraat hakkında hadis tabir edilen bilgiler var. Hatta vahy-i gayri metluf hadis..Bu durum da bu hesaplamalarda bir şey değişiyormu?
http://en.wikipedia.org/wiki/Paranoia
Rivayete göre de 7 olabilir tabi. Bu hesaplamalar her durumda doğrumu çıkıyor? Bu hesap her durumda doğru çıkmaz. 19'un referans aldığı verileri uygularsan doğru çıkar..Not:Bu hesap derken 19'un tümünümü kastediyorsun yoksa sadece bu başlıktaki konuyumu açıkca belirtirsen sevinirim.
http://www.admedia.co.uk/blog/uploaded_ ... 795592.jpg

Walter, karısı Agatha ile sıradan bir yaşam sürerken Number 23 isimli bir kitabın eline geçmesi ile hayatını korkunç bir tekinsizliğin içine sürükler. Bu kitabı okudukça kitapta yazılanların kendi hayatı ile ilgili olduğunu düşünmeye ve hatta giderek buna saplantılı bir şekilde inanmaya başlar. Her geçen gün bu duruma kendini daha da çok kaptıran Walter, hayatının bütün dengesini kaybeder ve cinayet işlemeye kadar varacak bir gizemin girdabına kapılır

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:22 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Eyl 10, 2011 12:32 pm
Posts: 80
Allah adı, aynı öznelerin değişiği mi?
Tanrı ve tanrıça isimlerini değiştiren kim? İnsanlar. Tanrılar ve tanrıçalar değil. Senin putunun adını değiştiren kim? Kendisi.Adamın biri var ve o adama gıyabında bir çok insan farklı adlarla hitap ediyor. Adam da her seferinde "Benim adı o değil, bu" diyerek düzeltme yapıyor. Bu durumda o adamda anormallik yoktur, onu yanlış adlarla çağıranlarda anormalik vardır. Çünkü normalde farklı dil bile olsa özel isimlerde değişiklik yapılmaz. Mesela adı "Savaş" olan birini bir ingiliz "Mr. War" diye telahfus edemez. Ya da senin adın "Işık Bodrumlu" ise, birine mektup yazarken altına kendi adını "Light Basementer" yazamazsın. Fakat insanların cehaletiyle baş edilmeyeceği için, tarih boyunca özel isimleri de değiştirmişlerdir. Örneğin ben bir Türkçe Tevratta Rab veya Yehova geçen yerlerin Allah adıyla çevrildiğini gördüm. Bunu yapmak hem cehalet hem de İslam dinini temize çıkartmak amaçlı kötü niyettir. Hiç bir çeviride özel isimler çevrilmez.

Fakat sizin putunuz adını kendisi değiştiriyor. Eğer Tevratı o gönderdiyse, "Yehova'ya tapın" diyor, Kuran'da ise "Benim adım Allah" diyor. Bununla da yetinmiyor, Tevrat'tan da öncesi olması gereken İbrahim hakında, "O da Allah'a tapıyordu" diyor ve tek bir Yehova adı geçmiyor. Dahası, haydi insanlar onun adını değiştirdiler diyelim, 124,000 tane peygamber gönderiyor ama her ne hikmetse hiç birine "Benim adım falanca değildir, Allah'dır" diyerek düzeltme yapmıyor. Düzeltme yaptığını farzet, hiç olmazsa o düzeltme yaptığı zamanlara ait, en azından 10,000 tane milad öncesi yazıtta adının geçmesi gerekir. Onu bırak, adını düzeltir düzeltmez aynı hafta değiştirseler, yine de en az 1000 tane Allah yazısı bulunması lazımdı. Dile kolay, en az 30,000 yıl boyunca 124,000 tane peygamber göndermiş.

Tekrarlayayaım da kafanın bir yerine yaz. Birisinin kendi adını zırt pırt değiştirmesi başka, diğer insanların o kişinin adını farklı telahfus etmesi başka. Sizin sahtekar kendisi kendi adını değiştiriyor.Evet Ella adı vardır. Aksan farkına göre, "Alla" olarak da okunuyordu. Bunun yazıtları vardır. Milladdan da çok öncedir. Evet, Arap onu Ella/Alla olarak aldı ve dilinin fonetiğine uygun bir şekilde "Allah" olarak telahfus etti. Evet, Allah ve Alla aynı şeydir. Evet, buna rağmen hala miladdan öncesine ait "Allah" yazısını istiyorum. Neden? Çünkü siz müslümanlar, "Alla" ile "Allah"'ın aynı şey olduğunu kabul etmiyorsunuz.
El veya Al = Tanrı.
La = Dişilik eki.
H = Arap'ın eklediği diyalekt eki. (Pasif harf)
Yani:
Al + La = Tanrıça.
Al + La + H = Tanrıça.

Eğer sen Allah'ın bir tanrıça olduğunu kabul ediyorsan, ben artık miladdan öncesine ait "Allah" yazısı aramıyorum. Ama hemen kurtuldum sanma. Bu sefer de miladdan 5000 öncesine ait "Alla" yazısını arıyorum. Çünkü El, Al, veya Ella veya Alla yazısının da M.Ö 5000'den öncesi yok. Bilimsel kanıtlara göre en az 30,000 yıllık medeniyet tarihi var. Geri kalan yıllara ait yazıları istiyorum. Çünkü sizin sahtekar, insanlığın başlangıcından beri peygamber göndermiş.Tanrıçayı kabul etmiyor musun? o halde hala miladdan öncesine ait "Allah" yazısını istiyorum. Değişmiş diyemezsin, sebebini de yukarıda açıkladım. Allah sözcüğü zaman ve kültüre göre değişmiş olamaz.Önce Allah iken başka adlara mı? Yoksa başka adllardan Allah adına doğru mu? Değişmiş derken bunu açıklamak zorundasın.

Eğer "önce Allah'mış, sonra değişmiş, sonra yine Allah olmuş" dersen, demek ki ismini düzeltme yapıyormuş, "Mmm, bu sefer adımı değiştirmişler, bari onların dediği adla yazayım" demiyormuş. Düzeltme yaptığına göre, 124,000 kere düzeltmiş olması gerekir. O halde yine binlerce Allah yazısı bulunması gerekir. Ayrıca eğer Allah adının Arapça olduğunu kabul ediyorsan, "önce allah, sonra yanlış isimler, sonra tekrar Allah" olamaz çünkü miladdan önce Arap olmadığına göre, Arapça da olamaz. Dolayısıyla Allah da olamaz. Dolayısıyla önce Allah sonra başka bir şey olamaz. Bu durumda, ortalıkta eski putların adlarından başka bir şey olmadığına göre, o putlardan birinin adını seçip, "Allah buydu" demen gerekir.

"allah kelimesi de zaman ve kültüre göre değişmiş. Mezopotamya ya ilk göç eden Akadlar da Tanrı adı İLLu" olasılığı usa gelsede islamda kabul edilemez.Çünkü islamda illu tanrısı allah ile aynı yere oturtulamaz. islamda illu tanrısı kabul görmez. "La ilahee illa İLLU" diyebilinemz. İliu, İlou, nedir biliyor musun? Türkçe'deki "Ulu" dur. Manası yüce'dir fakat birbirleriyle aynı köktendir. İlah, Ellah, Eloh vs. bunların da hepsi tıpkı "Ulu" gibi, El ve Al kelimelerinden türemiştir.

El veya Al öküz demek değildir.Eğer Arapçadaki Elif / İbranicedeki Alef, latin dilindeki Alpha (Alfa)'yı kast ediyorsan, onların eski manaları kullanıldığı yere ve bazı işaretlemelere göre değişiyordu. Sade manası "Davar"dır. Ama yerine göre, öküz, boğa, inek veya buzağı manalarında kullanıldılar. Fakat bunun Al ve El ile ancak dolaylı ilişkisi vadır. El ve Al kelimelerinin asıl manaları "Tanrı"dır. Tanrı simgeleri çoğunlukla öküz/boğa'dır. Tanrıçaların ise çoğunlukla inektir.El'in çoğulu İbranice'de Elohim değil, "Elim"dir. İm İbranice'de çoğul takısıdır. Eloh=Tanrıça. Elohim=Tanrıçalar. "Allah adı miladdan önce vardır" mı diyorsun? Ben tanrılardan bahsetmiyorum, İslam'ın "Allah" adındaki tanrısından bahsediyorum. Açıkca söyleyiniz; Milladan önce Allah adı var mıydı, yok muydu? #-#

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:23 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Eyl 10, 2011 11:47 am
Posts: 118
Bilim ulayu (ve) Din.
Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan; çeşitli uygulama ve kurumlara sahip inançlar bütününe verilen addır. Bilim ise evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgidir. Biri doğa üstüdür. Diğeri doğayla içiçedir. Biri inanca dayanıyor diğeri de gerçeğe dayanıyor. Bu bağlamda dinle bilimi bağdaştırmaya çalışmak doğru değildir.

Din ile bilimi bağdaştırmaya çalışmak eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü ikisi farklı şeylerdir. Biri maddeyi temel alıyor ve nesneldir. Biri de maneviyatı temel alıyor ve özneldir. Yani biri somuttur. Diğeri soyuttur. Biri kanıta dayanarak hareket ediyor diğeri de kanıta gerek duymadan hareket ediyor. Üstelik bunları da değişmez kurallar olarak ileri sürüyor. Bu kurallara inanmak zorunluluğu vardır. Bunları sorgulama hakkı sana tanınmamıştır. Ama bilimde böyle mi? Bilimde merak ve şüphe vardır. Bu temelde bilgiye yaklaşır. Araştırma, gözlem, deneyden sonra o bilgiye ulaşır ve bu temelde o bilgiye inanılır. Bu bilgiyi de yasa ve teori olarak insanlara sunar.

Din diyorki dünya allah tarafından altı günde yaratılmıştır. Yine din diyor ki insan çamurdan yaratılmıştır. Bu bilgi akıl dışı da olsa mantık dışı da olsa kesin bir bilgidir. Bunun tartışılması bile yapılmaz.bu bağnazlıktır. Ama bilim böyle düşünmüyor. Her verilen bilgiye inanmıyor. Akıl ve mantık yürütür. Neden-sonuç ilişkisi kurar. Araştırma, inceleme, gözlem ve deney yapar. Tüm bunlardan hareketle var olan bilinmeyene ulaşmaya çalışır. Bing bang (büyük patlama), evrim gibi teoriler işte bu anlayışın ürünüdür. Dünyanın yuvarlaklığı ve dönüyor oluşu bu çabanın sonucudur. Böyle olunca bilim artık tanrının işine müdahele etmeye başlamıştır. Çünkü tanrıya göre böyle değildi. Tüm bunları ortaya atıp kanıtlamak demek tanrının pabucunu dama atmak demekti. Tanrının olmadığını ve yalan söylendiğini ortaya koymak demekti.

Şunu artık her kes kabullenmeli ki din bilimin ilgi alanı değildir. Bilim Tanrıyla uğraşmaz. Bilim kendi işine bakar. Ama bakıyoruz dini bilime yamamaya çalışıyorlar. Bilimi masallarına alet etmeye çalışıyorlar. Dinlerin buna hakkı yoktur. Bilimin dogmalarla işi olamaz. Yer sarsılmasın diye dağları koyduk, yıldızları şeytana atış taneleri yaptık, göğü bir direk olmaksızın yarattık, insanı balçıktan yarattık, dünyayı altı günde yarattık gibi hiçbir kanıtı olmayan bu dini bilgileri bilimle yan yana düşünmek bilime yapılacak en büyük haksızlıktır.

Bilimin hareket noktası evreni kavrayıp bilinmezleri çözüp insanın hizmetine sunması değil midir? Doğanın bizi yok etmeye çalışmasına karşı insanı üstün kılması mücadelesi değil midir? İnsanın insanca yaşaması mücadelesi değil midir? Tüm bunları ne zaman anlayacağız. Bu gerçekleri niye görmüyoruz? Sırf egolarımızı tatmin etmek için kendimizi masal kahramanlarına ve doğaüstü bir güce sığınmaya yöneltmek acizliğimiz değil midir? Zayıflığımız değil midir? Sırf ego tatmini uğruna dine sığınmak bir insan olarak varlığımızla çelişmek değil midir? Bu sığınak biz insanlara züğürt tesellisinden başka ne kazandırmıştır? Eğer din tüm bu gerçeklere rağmen sizleri mutlu ediyorsa inanmaya devam ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Ama kalkıp da bu inancınızı kimseye dayatmaya hakkınız yoktur. Bu inancınızı egemenlik ve sömürü temelinde kullanmaya hakkınız yoktur.

İnsan yaşamında dinin de bilimin de önemli bir yeri olmuştur. Bir kısmı dini hakim kılmaya çalışmıştır. Bir kısmı insan aklını hakim kılmaya çalışmıştır. Bunlar sürekli bir mücadele içerisinde olmuşlardır. Geçmişten günümüze kadar insanlar arasındaki bu mücadele ise hep doğruya yaklaşma mücadelesi olmuştur. Bu mücadelede din insanlığın gelişimi önündeki engel olarak görülüp ikinci plana alınmıştır. Ne zaman insanlık bu dinlerden yakayı kurtarmışsa işte o zaman insanlık yol almaya başlamıştır. Bu yol alma da akıl ve bilim temelinde olmuştur. Bu gerçeği görmekte yarar vardır. Bunu gördüğümüz sürece dini bilime bağdaştırmaktan ancak vazgeçeriz.

Ben bu dünyada insan olarak özgür ve mutlu bir şekilde yaşamak istiyorum. Benim gibi tüm insanların da buna hakları olduklarını düşünüyorum. Kimseye verilecek bir hesabımız yoktur. Ancak insanlar olarak insani sorumluluğumuzun gereği olarak birbirimize hesap vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Sen nasıl tanrıya inanıp gereğini yapıyorsan ben de insana inanıp onun gereğini yapıyorum. Sen tanrı adına yapıyorsun ben ise insan adına yapıyorum. Sen tanrıya hesap veriyorsun. Ben ise insana hesap veriyorum. Sen bu hesabını verirken bir çıkar ve beklenti temelinde veriyorsun. Ama ben hiç bir çıkar gözetmeksizin bunu yapıyorum. İnsanı sevdiğim için insana değer verdiğim için bunu yapıyorum. Tüm bunları bana yaptıran da ilahi bir güç değil kendi aklımdır. Kendi aklım bana yetmektedir. Bunları yapmak için dinin yol göstericiliğine gereksinmem yoktur. Söz konusu olan ruhani boşluk ise bilimsel bir eğitimle bu ruhani boşluğumuzu dolduracağımızı düşünüyorum. Felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu gereksinmemizin bir ürünü değiller mi?

Ben insanlık olarak kurtuluşumuzun akıl ve bilimden geçtiğine inanıyorum. Zaten dinler ne kadar da bu gerçeği kabullenmeseler dahi tüm ağırlığıyla artık biz insanlara bu gerçeği dayattığını düşünüyorum. İnsanlığın gidişatı bu yöndedir. Bunu kimse engelleyemez. Bizim yapmamız gereken bu süreci engellemek değil bu sürece katkıda bulunmaktır. Bu sürece katkıda bulunduğumuz sürece gerçek cennetimizi yaratabiliriz. Sonuç olarak en büyük dostumuz din değil bilimdir. Bilimde ise insanın kendine güvenini ve gücünü görüyorum. İyi ki bilim var diyorum. Onun içindir ki Atatürk'ün de dediği gibi: 'Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir.


Ahlak, insana ve yaşama değer vermektir.

Ahlak insanın var olmasıyla birlikte günümüze kadar süregelmiş bir olgudur. İnsan var oldukça ahlak anlayışı da var olacaktır. Ahlak doğrudan doğruya yaşamın içindedir. Ama bu yaşamın içindeki ahlak hep göreceli olmuştur. Çağdan çağa, toplumdan topluma hep farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıklar temelinde günümüze kadar gelmiştir. Toplumların refah seviyeleri arttıkça, kültür seviyeleri geliştikçe elbette ahlak anlayışları da değişecektir.

Ahlak, bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallarıdır. Diğer bir tanımla iyi nitelikler ve güzel huylardır. Her birey yaşadığı toplumda bu davranış biçimi ve kurallara uyma zorunluluğu duyar. Ama bu zorunluluğu duyarken insan yaşamının değişken olduğunun buna bağlı olarak da etik kavram ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin, yeniden yorumlanması gerektiğinin bilincinde değildir. Herşeyden önce bir kere bu bilince ulaşmamız gerekiyor. Bu bilince ulaşmadığımız sürece etik olarak kendimizi aşmamız mümkün değildir.

Ahlak, insana ve yaşama değer verme üzerine dayanmalıdır. İnsanın ve yaşamın değişkenliğini durdurmak mümkün değildir. İnsan yaşamının bu değişkenliği, etik kavram ve değerlerin yeniden yorumlanmasını ve değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla bize miras bırakılan geleneksel değerleri olduğu gibi kabullenme yerine yeni değerlere yönelmek gerekir. Çünkü her toplumda ve her çağda insan, ahlaklı olmanın örneklerini yeniden gerçekleştirmek durumundadır.

Eğer bizler de bilgi çağındaysak ahlak anlayışımızı da bu çağa uygun şekilde gerçekleştirmek zorundayız. Evrensel ahlak anlayışı neyse onu temel almak zorundayız. Orta çağdaki dine dayalı ahlak anlayışını kalkıp da günümüzde savunmak doğru değildir. O dönemin kendine özgü şartları ve kendine özgü değer yargıları vardı. Ahlak anlayışı da buna göre şekillenmiştir. Bu dinsel ahlak anlayışına göre temel öğe insan değil Tanrıdır. İnsanın mutluluğu değil Tanrının mutluluğu temel alınır. Tanrıyı da mutlu etmek için bu dünyadaki yaşam değil öbür dünyadaki yaşamın temel alınması istenir. Halbuki ahlak anlayışının insana ve yaşama değer vermesi gerekir. Tanrının mutluluğu değil insanın mutluluğunun temel alınması gerekir.

Bu dinsel ahlak asırlardır insanın mutluluğuna hep engel olmuştur. İnsanlığı prangaya mahkum etmiştir. Bu dünyadaki insan yaşamı yerine hep öteki dünyadaki insan yaşamı ve tanrıya kulluk telkin edilmiştir. Bir taraftan bu telkin yapılırken ve bu şekilde insanlar uyutulurken kendileri de bu dünyadaki saltanatlarını sürdürmekten çekinmemişlerdir. Kendileri zevk sefa içerisinde yaşarlarken yoksul insanları da hep öbür dünya söylemleriyle sömürmeye çalışmışlardır. Ama ne yazık ki bu sömürülenler bunu görememiş ve ben bu dünyada cehennemi yaşadıktan sonra öbür dünyadaki cenneti ne yapayım diyememişlerdir.

Şimdiye kadar hep dinsel ahlak topluma telkin edildi. Peygamber ahlakından hep bahsedildi. Ama bu ahlak anlayışı hiç sorgulanmadı. Gelenekler, töreler sorgulanmadı. Düşünen bir beynin bunları değişkenliğe bağlı olarak sorgulaması gerekmiyor mu?

Bu ahlak anlayışına baktığımızda dokuz yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenmekte sakınca görmemiş. Oğulluğunun karısıyla evlenmekte sakınca görmemiş. Sayısı bile belli olmayan kadın ve cariyelerle evlenmekte sakınca görmemiş. Ganimet adı altında insanların mal ve mülklerini gasp etmekte sakınca görmemiş. Bunların çocuk ve kadınlarını köle olarak kullanmakta sakınca görmemiş. Hatta yaptığı bir baskında ganimet olarak ele geçirilmiş cariyelerin tecavüzüne onay vermekte sakınca görmemiş. Dinini yaymak uğruna insanları savaşa teşvik etmekte ve insanları öldürmekte sakınca görmemiş. Olur olmaz önüne gelen herşeyin üzerine yemin etmekte sakınca görmemiş. Hatta ettiği bir yemini kefaret karşılığı bozmakta sakınca görmemiş. Tüm bunları da bir allah elçisi olarak yapmıştır. Kendini allahın elçisi olarak tanıtmış bir peygamberin bu davranışlar içerisinde olması elbette düşündürücüdür. Düşünen bir insanın elini vicdanına koyarak bunları sorgulaması gerekmiyor mu? Bu ahlak anlayışı günümüz ahlak anlayışı değildir. Günümüzde böyle bir ahlak anlayışı ilkel ve çağ dışı bir ahlak anlayışı olarak değerlendirilmektedir. Ama günümüz ahlak anlayışının bir altın kuralı vardır: ''Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapmayacaksın.'' Günümüz evrensel ahlak anlayışı bu ilke üzerinde şekillenmiştir. Bu ilke bir Tanrıya ait olmayıp bir insana aittir. Bundan 2500 yıl önce yaşayan Çinli bilge Konfüçyüs'e aittir. İnsanlığın ulaşması gereken ahlak anlayışı da bu olmalıdır. Tüm insanlığa seslenerek diyorum ki :''Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma...''

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:24 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Eyl 10, 2011 11:28 am
Posts: 85
Şuan Okuduğumuz Kuran Hangi Kurandır : Kuran ayetleri gelişi sırasında Peygamber’in yanında bulunan bu işin tutkunları tarafından ezberlenerek belleklere yerleştirilir. Peygamber’in ölümüyle ayetleri belleğinde tutan birincil kuşağın yaşlanmaları nedeniyle ölebilecekleri ve giderek Kuran ayetlerinin unutulabileceği, zamanla ayetler konusunda çelişkilerin doğabileceği düşüncesiyle Ebu Bekir’in halifeliği döneminde ezberdeki Kuran ayetleri yazılı hale getirilerek Peygamber’in eşlerinden Hafsa’ya bırakılarak saklanması istenir. Osman’ın halifeliği dönemindeyse bu Hafsa’daki Kuran alınarak bugünkü biçimiyle yeniden düzenlenir. Sure ve ayet adlarıyla numaraları konur. Birden çok nüsha yapılarak genişlemiş İslam Devleti’nin her eyaletine bir tane gönderilerek, toplumdan bu Kuran’a uyulması istenir. Hafsa’dan getirilen ilk Kuran derlemesi metni, ileride çelişecek anlamalara yol açar düşüncesiyle yakılarak ortadan kaldırılır.[1] Kuran’ın son elimizde bulunan biçimi ise, Muaviye döneminde Haccac tarafından düzenlenmiştir.[2] Okul kitaplarına kadar giren Kuran’ın yazılı biçime dönüşmesi bilgisi böyledir. Yalnız, Kuran’ın 114 sure ve 6666 ayetten oluştuğu ve hiçbir kutsal kitaba nasip olmayacak biçimde “eksiksiz” ve “tamam” olduğu sürekli vurgulanır. Oysa, günümüzde Kuran’ın ayetleri sayıldığında 6234 ayetle karşılaşılmaktadır. 432 ayet eksik gözükmektedir. Sünni çevreler kimi ayetlerin birleştirilmesiyle ve ayet başlarındaki 114 besmelenin konmamasının bu eksik görünümün doğmasına yol açtığını ileri sürerlerse de, bu konuda pek inandırıcı olamazlar. Besmeleler eklense de eksiklik giderilememektedir. Bu eksiklik, geçmişte de günümüzde de kafaları haklı olarak kurcalamaktadır. Doğru olduğu benimsenen kimi hadis kitaplarında Kuran yorumları nedeniyle değindikleri kimi ayetlerin Kuran metninde görülmeyişi kuşkuları daha da arttırmaktadır.[3]

İlkin Ebu Bekir döneminde toplatılan ve yazıya geçirilen Kuran’ı toplatma kurulunun başına “Ehlibeyt düşmanlığı”yla bilinen Zeyd bin Sabit getirilmiştir. Bilindiği gibi, Fatıma’nın evine baskına gidenlerden biri de bu Zeyd’dir. Bu işle doğrudan uğraşan, Kuran’a vakıflığı ve Peygamber’e bağlılığıyla, ayrıca “bilimsel yeterliliği” kanıtlanmış olan Ali’nin getirilmeyişi düşündürücüdür. Oysa, bu dönemin İslam öncüleri arasında bilimsel, edebi ve düşünsel yanı olan tek kişi olarak Ali’den söz edilir. Ali neden kurul başkanlığına getirilmemiş de, Muhammed soyuna karşıtlığıyla tanınan Zeyd getirilerek, Kuran bu kişinin yönetimindeki kurula yazdırılmıştır? Oysa, bu bilgi işidir. Buna da en vakıf olan Ali’dir. Ali, zaten o sıralarda bu alanda çalışmalar yapmaktadır. Kuran’ı, Ali’nin derlemesi ve yazması en doğalı ve akla uygunu değil midir?[4]

Sünni halk çevreleri ile bilim çevreleri her ne kadar Kuran’ın “eksiksiz” olduğunu ve “kalem karışmadığı”nı söyleyip yazsalar da; gerçeği o ölçüde örtülemek olası değildir. Bu durumu Diyanet’in eski görevlilerinden ve “İslam tarihi” alanında önemli uzmanlardan M. Asım Köksal da örtüleyememiş olacak ki, Kuran ayetlerinin “altıbin ayetten sonrasının itilaflı” olduğunu belirtmek zorunda kalmıştır.[5]

Şu bir gerçek ki, Haşimi olan Peygamber Muhammed’in dili ile inen Kuran, sonradan toplanıp Kureyş konuşuğuna çevrilince, kimi sorunları da birlikte getirmiştir. Anlamlar, kaynağa göre değişikliğe uğramıştır. Örneğin, Küfeliler Mesud oğlu Abdullah ölünceye dek onun sıralamasıyla Kuran’ı okumuşlardır. Peygamber dönemindeki 6666 ayetin Osman düzenlemesi ile eksikleştiği bilinmektedir. Osman’ın oluşturduğu kurulun Ehlibeyt’e ilişkin kimi ayetleri çıkardığı söylenmektedir. Osman mushafındaki sıralamanın tarihsel inişe uygun olmadığı da kesin bilinmektedir. Doğallıkla bu düzenleme biçimi ve yöntemi de bilime ters düşmektedir. Yine, Kuran’da kimi sözcüklerin ve ifadelerin çıkarıldığı söylenilenler arasındadır. “Ali-Muhammed” (Muhammed’in soyu) tamlamalarının tümü değiştirilmiştir. Maide 67. ayetinin “rebbike”den sonra gelen “Ali” sözcüğü, Şuara 227. ve Nisa 168. ayetlerindeki “Al-i Muhammed”ler çıkarılmıştır. Yine Maide 67’deki Peygamber döneminde varolan “İnne Ali’yyen mevl’el mümine” (Ali müminlerin mevlasıdır) tümcesi de çıkarılanlar arasındadır.[6]

Kuran ve hadis uzmanlarının, yorumcuların ve kimi bilim çevrelerinin belirledikleri gibi özellikle Halife Osman döneminde yapılan Kuran düzenlemesi sırasında Ali ve Ehlibeyt’e yer veren ayetlerlerin önemli bir bölümüyle, yani Ali ve Ehlibeyt’i doğrudan ilgilendiren, onlar için inenlerin çıkarılması yalnızca ima edenlerin bırakılmasıyla; sonradan “Emeviler” olarak Arap-İslam Devleti’nin yazgısında önemli rol oynayacak olan ve aynı zamanda Haşimoğullarının öncesi ve sonrasıyla önemli bir rakibi olan Ümeyyeoğullarını yeren veya onların İslam’ın doğuşundaki olumsuz tutumlarını kötü örnek olarak sunan ayetlerin çıkarıldığı, dahası Ümeyyeoğularını kayıran kimi ayet ve imaların bir Ümeyyeoğlu olan ve aynı zamanda kabile duyarlılığına katı bir biçimde bağlı olan Halife Osman döneminde sokuşturulması hiç de olmayacak şey değildir. Gerçekçi bilim çevreleri bu kuşku üzerinde ciddiyetle dururlar. Ne yazık ki, ilk metnin yakılması düşüncelerin doğrulanması olanağını ortadan kaldırmakta, düşünülenlerin bir savdan öteye gidememesine neden olmaktadır.[7]

A. J. Dierl “Osman Kuranı”nın, Tanrı katında gönderilen Kuran’ın “güvenilir bir kopyası” olmadığını, günümüzdeki metnin “birçok filitreden geçmiş ve özgün biçiminden uzaklaşmış” olduğunu, “deforme edildiği”ni, “niceliksel ve niteliksel kayıplara uğradığı”nı, asıl metnin “çarpıtıldığı”, derleme sırasında Ali ile Peygamber’in “demokratik, adil, hümanist görüşlerini içeren bölümlerin atıldığı”nı, 400 dolayında ayetin çıkarıldığı ve yanlızca “üstü kapalı pasajlar”ın kurtulabildiğini Alman Kuran uzmanlarından Dr. Günter Lüling’e dayanarak yazar.[8]

Kurtubi ve Ayşe’den aktarılan bilgilere göre, Ahzâb suresinin 200 ayet olması gerekmektedir. Kaldı ki bu sure, bugün de elimizde bulunan Osman düzenlemesi olan Kuran’da 73 ayettir. Prof. Süleyman Ateş; “Peygamber döneminde ikiyüz ayet olan bu surenin Osman döneminde ancak yetmişüç ayet olarak, yani aslından çok eksik olarak yazıldığını” belirtir. Prof. Y. N. Öztürk de bu doğrultuda bir saptamadan bulunarak; “Ahzâb suresinin mushaflardaki şeklinden çok daha uzun olduğu ve bir bölüm ayetlerinin Halife Osman tarafından mushaf tertipleme sırasında dıştan bırakıldığı yolunda rivayetler var”dır der.[9]

Özellikle Şii / Alevi çevreler Hz. Ali’nin belki tümünü olmasa bile Kuran’ın önemli bir bölümünü Hz. Muhammed’in sürekli yanında olan ve ona, ona vahiy olunan dine en içtenlikle inanan biri olarak derlediği, sonunda bir “Ali Mushafı / Ali Kuran’ı” doğduğunu söyler ve yazarlar. Doğallıkla bu da tartışılan bir konu olmuş, “Ali Mushafı” bir türlü ele geçmemiş, bu alandaki tartışmalar bir türlü sonuçlanmamıştır. Yalnız, bu alanda önemli “rivayetler” vardır. Salim b. Seleme’nin rivayetinde Ali’nin yazdığı “Mushaf”ın okunduğu belirtilir. Ali, “bunun Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği gibi olanı” olduğunu söylemiştir. Cabir’in aktarmasında da Kuran’ı; “Tanrı’nın indirdiği gibi toplayıp belleyenin yalnızca Ali b. Ebu Talib ve ondan sonraki imamlar” olduğu belirtilir. Peygamber ve Ali’in ilk dönem en içtenlikli yakınlarından Ebu Zerr el-Gıffari’nin “rivayeti”ne göreyse; Ali Kuran’ı toplar ve onu ensarla muhacirlere getirir. Peygamber’in vasiyeti gereği onu sahabeye sunar. Yalnız Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi ilk dönemin siyasetinin başını çeken kimseler bu derlemeye itibar etmezler. Dahası ortadan kaldırılması için mücadele verirler. Ali’nin Kuran düzenlemesinin, bu dönemin sahabelerinin bir bölümünün olumsuzluklarını sergilediği ileri sürülmektedir. Tepkiler de ondan çıkmıştır.

Şii bilginlerine göre Kuran derlemesinde ilk adımı Ali atmıştır. Peygamber’in isteğiyle; Ali’nin Kuran’ı toplayıp, sure ve ayetlerini düzenlediği konusunda “icma” vardır. Yalnız Sünni çevrelerde bu konuda farklı yorumlar vardır. Suyuti’nin İbni Sirin’den aktardığına göre; Peygamber’in ölümünden sonra Ali eve kapanarak Kuran’ı toplamıştır. Ebu Davut bu hadisi “zayıf” kabul eder. İbni Hacer’le el-Alusi de “ezberlemek” biçiminde değerlendirmişlerdir. İbnü’l-Münâdi’ye dayanan İbn en-Nedim; Ali’nin Kuran’ı üç günde topladığını ve bu mushafın Cafer ül-Sadık’ta olduğunu yazar.

“Ali Mushafı”nın “iniş sırası”na göre düzenlendiği belirtilir. İbn Eşte’he göre; Ali mushafına “nasih” ve “mensuh”la ilgili bilgiler de eklemiştir. Suyuti de Ali Kuranı’nın “iniş sırası”nı izledğini, bu mushafın “Alak-Müdessir-Kalem-Müzemmil-Tebbet-Tekvir” vb. sıralaması içerdiğini belirtir.

Şiilere göre Ali mushafı önceleri oğlu Hasan’a, sonralarıysa diğer İmamlara ve sonunda ise Mehdi’ye kalmıştır. “Ali Mushafı”, kaybolan bu İmam’ın yanında saklıdır. Bu İmam’ın ortaya çıkışıyla birlikte, belirtilen bu Kuran da açığa çıkmış olacaktır.

Sünni yazarların birçoğu yadsımalarına karşın, Ahmet Faruki Serhendi gibileri de Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın derledikleri Kuran’ın dışında bir de Ali’nin derlediği bir Mushaf’ın olduğunu kabul ederler.[10] Sünni çevrenin günümüzün önemli ilahiyatçılarından Prof. Süleyman Ateş de “Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri” kitabında (1988-1992, C. VII: 127 vd.) kendi soyu içerisinde korunup sürdürülen bir “Hz. Ali özel Kuran nüshası”nın var olduğunu kabul eder. Yalnız bunun da Osman düzenlemesinden “surelerin dışında” bir farkının olmadığı düşüncesindedir.[11]

“Ali Mushafı / Kuranı” konusunda bilgi veren Ş. Karataş bu düzenlemeye ilişkin Sünni bakış açısıyla şu değerlendirmeyi yapar:

“Aslında Ali Mushafı bireysel bir çalışmadır ve diğer mushaflardan içerik yönünden bir farkı yoktur. Sadece tertip farklılığı ve Ali’nin, mushafına kimi özel notlar eklemesinden başka bir şey söz konusu edilemez. Ebu Bekir, Kuran’ı toplamayı genel bir boyuta yaymak istediğinden Ali’nin bireysel mushafına itibar etmemiş, onu yeterli görmemiş olabilir. Bu durum kimi ayetlerin eksik bırakıldığı sonucunu doğuramaz. Belki de eksikler Ali’nin tuttuğu özel notlardır ki, bunlar Kuran’ın yorumu doğrultusunda onun Peygamber’den duyduklarına dair olabilir. (…) İlk üç halife döneminde Kuran’ın mushaf olarak toplanması yeterliliğe ulaştığı için Ali halifeliğe geçtiğinde herhangi bir karışmada, değiştirmede bulunmamış; bu bireysel mushaf Ali’den çocuklarına kalmış ve tarihin akışı içinde yitirilmiş olmalıdır. Nitekim bu mushafın Gaip 12. İmam’ın yanında olduğunu belirten Şii söylentiler bu belirlemeyi üstü kapalı olarak doğrulamaktadır”.[12]

Bu konuda ünlü Kuran tarihçisi doğubilimci Nöldeke’nin kuşkular içeren değerlendirmesi ve yorumu şöyledir:

“Hz. Muhammed’in yeğeni ve damadı olan Ali b. Ebu Talib çeşitli geleneklerde bir Kuran derlemesinin sahibi olarak anılır. Bir geleneğe göre, o bunu Peygamber’in sağlığında onun açık buyruğuyla yapmıştır. Söylendiğine göre Ali, bu işi Peygamber’in baş yastığı arkasında bulduğu yapraklar, ipek parçaları ve notlar aracılığıyla yapmış ve Kuran’ı toplamadan evden çıkmamaya and içmiştir. Kimileri bu olayı Peygamber’in ölümünden hemen sonra olduğunu ve Ali’nin andını Ebu Bekir’e biat etmemek için bahane saydığını söylerler. Ayrıca, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Ali’nin insanoğlunda saptadığı unutkanlık dolayısiyle bir karara varıp Kuran’ı belleğinden üç gün içinde kağıda geçirdiğini de anlatırlar. Fihrist yazarı Ali’ye ait Kuran’ın bir parçasını görmüş olmalıdır. Bütün söylenenlerde doğru bir yan bulmak olası değildir pek. Bu bildirilerin kaynakları da (Bunlar Şiilik açısından Kuran yorumları ve Şiilik etkisinde kalmış Sünni tarih kitaplarıdır.) zaten kuşkuludur. Şiiler, mezheplerinin sahibi hakkında ne söylemişlerse tek yanlı kalmışlardır. Bu söylentiler, içerik bakımından, tarihin bütün kesin olgularına aykırı düşmektedir. Ne Kuran derlemesi konusundaki gelenekler ne de başka Osman öncesi derlemeler Ali’nin benzer bir çalışması hakkında bilgiye sahiptirler. Hz. Ali de gerek halifeliği sırasında gerekse daha önce kendi derlemesinden söz etmiş değildir. Ve Şiilerin asla böyle bir derlemeye sahip bulunmadıkları kesindir”.[13]

Eski kaynaklarda sık sık “Ali Kuranı”ndan söz edilir. Bilindiği gibi Büveyhloğulları 11. yüzyılın ortalarında Oniki İmamcılık temelinde bir devlet kurmuşlardır. 12. yüzyıl tarihçilerinde İbn’ül Ezrak El-Farıkî (117- 1177)’ın özgün adı “Meyyafarkin ve Amed Tarihi” olan kitabında Büveyhloğlu Melik Aziz Nasruddevle’yi ziyared ederken; “Hazreti Ali’nin yazısıyla yazılmış bir Kuranıkerim”i birlikte götürerek armağan ettiğini ve “sana dünyayı da, ahireti de getirdim” dediğini yazar.[14]

Osmanlılar döneminde de “Ali Kuranı”na rastlanılmıştır. Bir Ali ve Ehlibeyt âşığı olan Osmanlı kaptanıderyalarından Seydi Ali Reis, Hind seferi sonucunda karadan dönerken Semerkant’ta “Hz. Ali’nin hattıyla yazılmış Kuran-ı Kerim”i gördüğünü ve ziyaret ettiğini belirtir.[15] Seydi Ali’nin bu saptamasını 17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinde İbrahim Peçevi de Seydi Ali Reis’in; “Hazreti Ali’nin yazısı ile yazılı Kuran’ı” gördüğünü belirterek onu onaylar.[16] Araştırmacı Haydar Kaya Topkapı Sarayı’nda basılmayı ve yayınlamayı bekleyen Hz. Ali tarafından yazılmış bir Kuran olduğunu yazar.[17] Demek ki, Hz. Ali’nin yazdığı ve derlediği bir Kuran’ın olduğu gerçektir.

Hz. Ali’nin Kuran’ın büyük bir bölümünü derlediği, dahası Kuran konusunda olayın içinden gelen biri olarak yorumlar da yaptığı doğal ve mantıksal gelmekle birlikte, düzeni eline geçirenler kendilerine karşı gördükleri bu tür verilerin yaşamasına ve insanlığın eline geçmesine ne yazık ki izin vermemişlerdir. “Ali Kuranı / Mushafı”nın da başına gelenler budur. Tarihsel kayıtlar varlığına değinmelerine karşın, bugün elimizde böyle bir mushaf metni yoktur.[18]
-Baki Öz'ün "Hz.Ali'nin Kimliğinde Ahlak ve İnanç" adlı çalışmasından alınmıştır.

[1] Çağdaş tarihçilerden Taberi bu yakılma olayına Halife Osman’ın ağzından anlatarak yer verir. Bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi (1983), C. III: 159; Ayrıca Kuran’ın nasıl ve kimlerin elinde derlenip yazıya geçirilişinin öyküsü için bkz. Kaya (1996): 237-245.

[2] Bkz. Sena (1971): 194. [3] Bütün Kuran edisyonları ve Kuran düzenlemesini bütün boyutlarıyla ele alan bilimsel bir inceleme için bkz. Th. Nöldeke; Fr. Schwally: Kuran Tarihi (Çev. Muammer Sencer), İlke Yay. İstanbul 1970. [4] Geniş bilgi için bkz. Dinçer (1996): 41 vd. [5] Geniş bir değerlendirme için bkz. Dinçer (1996): 60 vd. [6] Bkz. Nejat Birdoğan: Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg Alevi Kültür Merkezi Yay. İstanbul 1990: 50.

[7] Weil, Nöldeke, Schwally gibi Batılı bilginler eldeki sure ve ayet metinlerini karşılaştırarak bizi doğrular sonuçlara ulaşmışlardır. Ortaya çıkan sonuçta Kuran’a karşı bir sahtecilik söz konusudur. Kuran düzenlemesi yaptıran halifeler bu konuma düşmüşlerdir. “Bencilce bir tutumla ayetin tümünü veya bir bölümünü kendi çıkarları için değiştirmişlerdir”. Weil örnek olarak 17. surenin 1. ayetini gösteriyor. Bu savlara göre halife Osman, “Emeviler Aleyhine şiddetle saldırıları içeren vahiyleri Kuran’dan çıkartılmıştır”. Bkz. Nöldeke; Schwally (1970): 102; Koç (1986): 48. Brockelmann’ın bu konuda yorumu da şöyle olur: “Peygamber’in en eski sahabilerinden ve Kuran’ı en iyi bildiğini söyleyen Abdullah b. Mesud gözden geçirilmiş Kuran nüshasının tahrif edilmiş ve eksik olduğuna ilişkin garip bir sav ortaya attı. Bu nüshada, Muhammed düşmanları arasında Ümeyye sülalesinin de lânet edilmiş olduğu ayetlerin kaydedilmediğini söylüyordu”. Bkz. Brockelmann (1992): 52.

[8] Geniş açıklamalar için bkz. Anton Josef Dierl: Anadolu Aleviliği(Çev.Fahrettin Yiğit), Ant Yay. İstanbul 1991: 17, 23 vd., 28, 74, 93, 128 vd. [9] Bkz. Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslam (1997): 518 vd. [10] Bkz. Dinçer (1996): 42 vd. [11] Bkz. Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslam (1997): 520. [12] Ş. Karataş: Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kuran Tarihi, Ekin Yay. İstanbul 1996: 137-142; Uluçay (1997), C. I: 147-152. [13] Nöldeke; Schwally (1970): 13 vd. [14] Bkz. İbn’ül Ezrak: Mervani Kürtleri Tarihi (Çev. M. E. Bozarslan), Koral Yay. İstanbul 1975: 142.

[15] Osmanlı’nın ünlü donanma komutanlarından Seydi Ali Reis IV. Hind seferiyle görevlendirilir. 1553’de sefere çıkar. Yolda gemileri fırtınadan battığından, birbölüm tayfasıyla yolculuğunu yaya sürdürek 1558’de İstanbul’a döner. Hindistan’dan gelirken yol boyu derviş, düşünür ve biim adamlarıyla görüşür. Kutsal yerleri ve türbeleri ziyaret eder. Bunlar arasında Semerkant’ta Hz. Ali Kuranı’nı da ziyaret eder. Bkz. Seydi Ali Reis: Mir’at-ül Memalik (Çev. ve Haz. Necdet Akyıldız), Tercüman Yay. İstanbul: 90.

[16] Bkz. İbrahim Peçevi Efendi: Peçevi Tarihi (Çev. ve Haz. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bak. Yay. Ankara 1981, C. I: 264. [17] Bkz. Kaya (1996): 243. [18] 1950’li yıllarda Alevilik tutkulularından Halil Öztoprak böyle bir metnin Mısır ve Pakistan’da olduğunu ileri sürüp Türkiye’ye getirmek ve yayınlamak savında bulunmasına karşın ne var ki başarılı olamamış, böyle bir metini toplumumuza kazandıramamıştır. Sav, sadece güzel bir tutkudan öteye gidememiştir.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:31 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Cmt Eyl 10, 2011 10:21 am
Posts: 83
Kur'anın yakılması
Bir kez Affan Oğlu Halife Osman tarafından bir kez de Hakem Oğlu Mervan tarafından müslümanlar, kur'anı daha önce yaktılar.(16). Kur'an'ın orijinali Dünya'nın hiç bir yerinde bulunamıyor. Bunu, ateşli Islam savunucularından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor (17). 29 Eylül 1984. Istanbul'da Sheraton Oteli. Üçüncü Islam Konferansı Tıp Kongresi. Kongrnin ikinci günü. Öğle namazı saatinde, delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor. Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri Delegesi Abu Dabi'li doktor Selim Ahmet Ali el Yufai, getirilen bir "tıp kitabı"nı, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe: "Bu kitap, Islam tıbbını kötülemiştir"(18)

Molla doktor, beni böyle yakarken çok mutlu. Başlığı, kafasının içindekine uygun bir ilkellikte. Başlığının altından sarkan ve suratının çirkinliğini örtemeyen örtünün arasından yüzünü çıkarmış, sırıtıyor ve konuşuyor:"Bu kitabı yakmakla, Batı'dan intikam aldım." Molla doktorun daha geniş açıklaması şöyle:

"Son iki yıldan beri, ben ve arkadaşlarım bu kitabı, Islam Kongreleri'nde yakmayı kararlaştırmıştık. Ilk defa burada yakılıyor bu kitap. Arkadaşlarım, benim bunu niye Avrupa'da, Mekke'de, Kahire'de yakmadığımı sordular. Ben de Istanbul'da yakacağım dedim. Kitabı, Istanbul'da yakmamın üç nedeni var: En önemlisi: Istanbul, halifeliğin, Fatih Sultan Mehmed'in başşehri. Avrupa medeniyeti, halifeliği ortadan kaldırarak, Islam'ın bölünmesini buradan başlatmaı?tır. Ikinci neden: 1527'de Avrupa'lı doktor Paracelsus, Isviçre'nin Basel kentinde, Ibni Sina'nın "Tıbbın Kanunları" adlı kitabını ve öteki kitaplarını toplayarak yaktı. (..) Ben de bu kitabı yakmakla, Ibni Sina'nın intikamını burada almış oluyorum. Onun kitabını 400 yıl önce yakmışlardı. 400 yıl sonra intikamını aldım. Şunun için: Batıyla, batının tıp alemiyle hiç bir ilişkimiz kalmasın. Üçüncü neden: Batı alemi, Türkiye'nin Batı ülkesi olduğunu ve Islam Birliği içinde yeralmadığını düşünüyor. Ben bu kitabı Istanbul'da yakarak, meşaleyi başlatmış oldum.."

Molla doktorun bu açıklaması, beni yakışından çok daha ürpertici değil mi?Molla doktor ve yolunda olanlar isterler ki, "modern tıp", "çağdaş tıp" yerine, "Tıbbu'n-Nebevi (Peygamberin doktorluğu)" egemen olsun her zaman. Ne acı ve düşündürücüdür ki, "Batı Uygarlığı"nı, "Çağdaş Uygarlığı", ulaşılması gereken bir hedef olarak gösteren Atatürk Türkiyesi'nde, Batılılar topluluğunda yer almayı amaçladıklarını söyleyip duranların döneminde sergilenşyor bunlar. Molla doktor, "cesaret"ini nereden almıştır dersiniz?

Buhari'nin de yer verdiği "Tıbbu'n-Nebevi"den: "Herhangi birimizin (su ya da yemek) kabına sinek düştüğünde, o kimse, o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra da çıkarıp atsın. Çünkü, sineğin kandında şifa, öbür kanadında hastalık vardır"(Buhari, Tecrid, hadis no:1941)
"Bu kızı okutun. Buna göz değmiştir." (Buhari, Tecrid, hadis no:1933)
Molla doktor, Ingiltere'de 7 yıl öğrenim görmüş. Abu Dabi'de, kulak burun boğaz dalında cerrahlık yapıyor olmu? bulunsa da,"müslüman ku?aklar?n, çocukların tıp bilimindeki gerçekleri ve öğretileri Batı'dan değil, Islam aleminden ve Kur'an'dan kaynak edinerek öğenmeleri gerktiğini" savunuyor. Ve söz konusu "tıp kitabı" için, "bu kitabı büyük bir mutlulukla severek yaktım" diyor.

Kaynakçalar ; [2]: Halife Osman döneminde Kur'an resmi "mushaf" durumuna getirildikten sonra, derlemeye esas olan belgeler ve resmi olmayarak yapılmış olan derlemeler; Hakem Oğlu Mervan döneminde de ilk yapılan resmi derleme, Hafsa'nın sandığından alınarak, "inançları bozmasın" diye, yakılmıştır.(16 ve 17 no.lu notlara bakınız.) Iskenderiye Kütüphanesi'nin bir bölümünü Hristiyanlar, daha sonra da birikenleriyle birlikte tamamının Müslümanlar tarafından yakılması da "inancı bozuyor, bozar) kaygısına dayalıydı.(ılgili notlara bakınız.)

(3): Tarihlerin yazdığına göre, 390 yılında, Iskenderiye'de en az 400 bin cilt kitap birikmi?ti. Buradaki kütüphanenin Serapium adı verilen kesimi, Piskopos Theophilos tarafından yaktırılmıştı. (Bkz.Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, Istanbul, 1969, s.98,103.)
(4): Voltaire, Felsefe Sözlüğü, çev.Lütfü Ay, Istanbul,1977,II,s.127)
(5): Voltaire, Ay-Yapıt, II, s.126-127
(6): Ibn Haldun, Mukaddime, çev.Turan Dursun, Ankara,1977,I,s.130
(7): Kimileri, bu kütüphanenin tümünün yakıldığını ileri sürerler. Bunu ileri sürenler, Müslümanlar. Ama, Adnan Adıvar, kütüphanenin Serapium adlı bölümünün Hristiyan'larca yakıldığını bildirir (Bkz.3 no.lu not.)
(8): Doğu ve Batı kaynaklarında yer alır. Mehmet Mansur da, "Iskenderiye Kütüphanesi" adlı, "reddiye" niteliğindeki kitabında aktarır.(Bkz. Istanbul,1300,s.54 ve sonrası)
(9): Mehmet Mansur, Iskenderiye Kütüphanesi, Istanbul,1300, s.2,53 ve ötesi.
(10): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.103
(11): Mehmet Mansur, Iskenderiye Kütüphanesi, Istanbul,1300, s.s.59-60.
(12): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.103 (13): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.97 (14): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din,97-98 (15): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.98 (16): Halife Osman döneminde, Kur'an'ın ikinci kez derleme ve resmi mushaf bitirildikten sonra, bu mushafa esas olanlar ve bu mushafın dışında kalan derlemeler, tümüyle yakıldı. Yalnızca, Hafsa'nın sandığından alınmış olan birinci derleme, Hafsa'ya geri verildi. Yakma buyruğunu veren de, Halife Osman'dı. (Bkz.Buhari, Kitabu'l-Fedail, Bab:1-2) Yakılmaktan kurtulmuş olan Hafsa'daki "mushaf" da, Hafsa'nın ölümünden sonra, Emevi halifelerinden Hakem Oğlu Mervan tarafından yaktırıldı. Gerekçe: "Yakılmamış olsa, kuşkulara yol açar." (Bkz. Ibn Davud, Leiden, 1937, yay. Arthur Jeffery, s.24)
(17): Resmi "mushaf"a temel olan orijinaller yakıldığı için bulunamıyor. Ayrıca, Osman döneminde meydana getirilen ve birkaç nüsha yazılan resmi mushaf'ın orijinali de yok. Dr. Subhi e's-Salih, "Osman döneminin mushafları şimdi nerede?" sorusunu soruyor, ve bu soruya karşılık verilemyeceğini yazıyor.(Bkz. Dr. Subhi e's-Salih, Mebahis Fi Ulum I -Kur'an,s.87)
Suholuk

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:32 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzt Ağu 29, 2011 12:56 am
Posts: 89
Ismarlama Kuran Mucizeleri
Önce şunu düzelteyim: "Rumlar yenilecek" değil. ''Rumlar yenildi'' :
Rum 30/2. Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar
Rum 30/3. yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.

Ayette geçen edna el erd, yakın bir yer anlamındadır ve bir çok mealde öyle çevirilmiştir. Ta ki Yaşar Nuri Öztürk'e kadar. O bile bu ifadeyi "Yeryüzünün en yakın/en alçak bir yerinde" olarak çevirdi. Öte yandan, Rumlar Lut Havzasında yenilmediler. Şam'da yenildiler. Olayların kronolojisi şöyle:

582- Maurice I Bizans İmparatoru olur. Bu arada Pers Kralı Hormisdas öldürülür, tahta Varahnes geçer. Yasal varis Hüsrev II, Maurice I'in himayesine girer. Maurice I Hüsrev II'ye yardım ederek, Pers tahtına geçirir.

599- Avarlar, önceki Doğu Roma İmparatoru Tiberius ile yaptıkları anlaşmayı yırtıp saldırıya geçerler. Ayrıca Kuzey ve Doğu'dan Slav akınları da Doğu Roma'yı uğraştırmaktadır.

602- Doğu Roma'da askerler ayaklanarak Maurice I'i öldürür ve yerine Phocas'ı getirirler. Hüsrev koruyucusu Maurice I'in öcünü almak için saldırıya başlar. Doğu Roma böylece, Avarlar, Slavlar ve Persler'in üçlü saldırı altında kalır. Mezopotamya, Suriye, Anadolu Hüsrev II'nin eline geçer.

609- Afrika'yı yöneten Büyük Heraclius bir ayaklanma başlatır.
610- Büyük Heraclius'un oğlu Heraclius, Çanakkale'ye filosu ile gelir, İstanbul'da Phocas'ı tahttan indirerek yerine geçer.

614- Heraclius ordusunu toplamaya uğraşırken Persler Kudüs'ü işgal edip, İsa'nın üzerinde çarmıha gerildiğine inanılan Gerçek Haçı ele geçirirler. İki yıl içinde hiçbir direniş görmeksizin Mısır'ı alırlar.

617- Persler Kadıköy'e kadar gelip, İstanbul'u tehdit etmeye başlarlar. Bu arada kilise, İstanbul ve Kudüs'ün kurtuluşu için büyük bir kampanya başlatır. Hristiyanlığın selameti için ordu tekrar toparlanır. Tarihçiler bu hareketi ilk haçlı hareketi olarak nitelendirir. Önce Avarlar ve Slavlar boyun eğer ve Doğu Roma kuvvetlerine katılır.

622- Avarlar ve Slavların yola getirilip müttefik yapılmasından sonra, Heraclius Perslere karşı saldırıya geçer. Önce Kilikya kıyılarından başlayarak Anadolu'daki Pers kuvvetlerinin Suriye ile olan ilişkisini keser. Persler zorunlu olarak Anadolu'dan çekilirler. Ertesi yıl Heraclius, düşmanın merkezi olan Medya'ya kadar ilerlemiştir. Bu arada Avarlar tekrar anlaşmayı yırtıp İstanbul'u kuşatmışlardır. ancak İmparator, eline yenme fırsatını geçirdiği Persleri bırakıp İstanbul'a dönmez. İstanbul kendi elinde kalan kuvvetlerle 626'da kuşatmayı yener.

627- Heraclius, son Pers kuvvetlerini Ninova'da yenerek, kesin zaferini ilan eder. Hüsrev kendi askerleri tarafından öldürülür ve yerine geçen kral, hemen Doğu Roma'nın şartlarını kabul ederek boyun eğer.

Görüldüğü gibi Bizanslılar, 622'de zaten Persleri püskürtmeye başlamışlardı. Daha öncesinde de beş yıldır hazırlık yapıyorlardı. Bu hazırlıkların haberi Muhammed'in ticaret yapmak için gittiği Kudüs'e, Şam'a çoktan ulaşmıştı bile. Bizanslılar Perslere önce Mezopotamya'da, sonra Suriye ve Anadolu'da yenildiler. Eğer 614'teki Kudüs istilasından söz ediliyorsa, burada bir savaş yapılmamıştır. Persler Kudüs'ü ve Mısır'ı hemen hemen hiçbir direniş görmeden istila etmişlerdir.



Çünkü bu tarihte Doğu Roma ordusu tamamen dağılmış durumda idi. Bu bakımdan, Kuran'daki yakın bir yer ifadesini Mezopotamya olarak yorumlamak gerekir. Doğrusu da odur ve Kuran yorumcuları da zaten öyle yorumlamışlardır.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:33 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Ağu 28, 2011 10:06 pm
Posts: 61
anlak - zeka : Man Turing (1950) ünlü makalesinde bilince doğrudan pekaz değinmiş, fakat düşünmeyi vurgulamış, ve zeka sözcüğünü makalesinin başlığında kullanmıştır. Benim kavramlara bakış açımda, zeka konusu, bilinçten daha az derecede önemlidir. Bilincin eşlik etmediği gerçek zekanın gerçekten var olabileceğine inanacağımı sanmıyorum.

Gerçek zekanın bilinci gerektirdiği inancımı ileri sürerken dolaylı olarak şunu öneriyorum Zeka, algoritmik araçlarla, yani bilgisayarla, bu gün bu terimi kullandığımız anlamda, doğru şekilde taklit edilemez. Biraz sonra tartışacağım gibi, bilincin eyleminde özellikle algoritmik olmayan bir öğenin bulunması gerekir.

Bilinçli bir şey ile bilinçsiz fakat ona eşdeğer olan başka bir şey arasında işlemsel bir fark bulunup bulunmadığı sorusunu ele alalım. Bir nesnedeki bilinç, varlığını her zaman dışa vurur mu? Yanıtın evet olduğunu varsaymayı isterdim. Ancak, hayvanlar aleminde bilincin nerede bulunması gerektiğine dair tam bir görüş birliği bulunmadığı için bu konudaki inancımı güçlendirecek bir nedenim yok. Bazıları bilincin, insan dışında hiçbir hayvanda bulunmadığını savunuyor (ve bazıları, İ.Ö. 1000 yıllarında insanda bile bulunmadığını savunur; (bkz. Jaynes 1980); buna karşın bazıları, bir böceğin, bir solucanın veya hatta belki bir kayanın bile bilince sahip olabileceğini savunur!

Bana kalırsa, solucanın veya böceğin ve hele hele bir kayanın böyle bir özelliğe sahip olabileceğinden kuşkuluyum, ama memeliler bana genelde, gerçek bir farkında olma özelliğine sahip oldukları izlenimini veriyor. Görüş birliğine varılamamasından çıkarmamız gereken sonuç, bilincin dışavurumu ile ilgili genel olarak kabul edilebilir bir ölçüt yoktur. Bilinçli davranışın yine de bir işaret olabilir, ama henüz evrensel olarak tanınan bir işareti bulunmamaktadır. Böyle bir işaret bulunsa bile, sadece bilincin etken (aktif) rolünü gösterebilirdi. Edilgenin etken karşıtı bulunmaksızın varlığının doğrudan nasıl kanıtlanacağını bilmek zordur. Bu durum, 1940 larda bir ara kürar zehiri içeren uyuşturucu maddenin küçük çocukların ameliyatlarında anestetik olarak kullanılması esnasında korkunç bir şekilde doğrulanmıştır. Bu maddenin gerçek etkisi, kaslardaki motor sinirlerin etkinliğini felce uğratmak olduğu için, bu talihsiz çocukların gerçekte duydukları acı dışa vurulmadığı için o tarihlerde operatörlerin bunu bilmesine olanak yoktu.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış epen ipb
MesajPosted: Cmt Eki 04, 2014 10:33 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Ağu 21, 2011 11:51 am
Posts: 101
Kalıtım ve Mendel Yasaları
Bireyin iç ve dış özelliklerini kazandığını,ana babasına veya yakınlarına neden benzediğini ve doğadaki canlı çeşitliliğinin nedenini inceleyen bilim dalına GENETİK denir.

KALITIM İLE İLGİLİ KAVRAMLAR

FENOTİP:Canlının dış görünüşüdür.Rengi,şekli büyüklüğü…
GENOTİP:Bir canlının sahip olduğu genlerin toplamıdır.

Harfler ile gösterilir.Canlıda görülen bir karakter için iki gen bulunur.Bu gen çiftlerinin her birine ALEL GEN denir.

HOMOZİGOT (Arı döl):Bir özellik için ana babadan ayni genleri alan birey,O özellik yönünden HOMOZİGOT olur.
HETEROZİGOT(Melez):Bir özellik için ana babandan farklı genleri alan birey o özellik yönünden HETEROZİGOT yani melezdir.

ALEL GEN:biri anneden,diğeri babadan gelen genlerdir.Baskın (DOMİNANT) Gen: Hem HOMOZİGOT hem de HETEROZİGOT durumunda FENOTİPTE kendini gösteren gendir.Büyük harf ile gösterilir.

Çekinik (RESESİF) Gen: Yalnız HOMOZİGOT durumunda kendini gösteren gendir.Küçük harf ile gösterilir.FENOTİPTE görülme sıklığı azdır.

MENDEL YASALARI:Mendel 1860 yılında bu yasayı bulmuştur.Bezelyeler üzerinde calışmıştır.Bunun nedeni,kolay yetişmeleri,birçok değişik karaktere sahip olmamaları,bir sezonda birkaç döl vermeleri,kendi kendini dölleyecek çiçek yapısına sahip olmalarıdır.

1.BENZERLİK YASASI VE KARAKTERLERİN BİRLEŞMESİ YASASI
Aynı karakter yönünden homozigot baskın ve homozigot çekinik genotipe sahip iki bireyin çaprazlanası ile olusan döllerin hepsi melez ve birbirine benzer olu.Bu döller anne ve babanın genlerini taşır.

2.KARAKTERİN GİZLİ KALMA YASASI
Birinci dölün (F1) görünüşü baskın olana benzer,çekinik karakter kendini göstermez.

3.KARAKTERİN AYRILMASI YASASI
Melez iki döl kendi aralarında çaprazlanır ise (F1.F1) oluşan F2 dölünde karakterler ayrılır.1/4 arı döl, 2/4 melez,1/4ikinci arı döl oluşur.

EŞEYE (CİNSİYETE) BAĞLI KALITIM
Eşeyli üreyen canlıların toplam kromozom sayısının bir çifti eşey kromozomu (cinsiyet kromozomu) diğer kısmı ise vücut kromozomudur.
İnsanda 46 kromozomun 44 tanesi vücut kromozomu,2 tanesi eşey kromozomudur.Eşey kromozomları dişide XX erkekte XY dir.
# Eştiplilik (izotipi) Kanunu

_________________
Resim
Tanrılar onları yaratan insanlar gibi davranırlar.


Top
 Profil  
 
Display posts from previous:  Sort by  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 45 mesaj ]  Go to page Previous  1, 2, 3  Next

All times are UTC + 3 hours


Who is online

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Search for:
Jump to:  
suspicion-preferred