Türk Agnostik Forum
   agnostik forum bilinç
    Register Arcade  •  FAQ  •  Search  •  Giriş     
It is currently Çrş Ağu 27, 2014 11:56 pm

All times are UTC + 3 hours



Welcome
Welcome to usluturk

You are currently viewing our boards as a guest, which gives you limited access to view most discussions and access our other features. By joining our free community, you will have access to post topics, communicate privately with other members (PM), respond to polls, upload content, and access many other special features. In addition, registered members also see less advertisements. Registration is fast, simple, and absolutely free, so please, join our community today!


Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 40 mesaj ]  Go to page Previous  1, 2, 3  Next
Author Message
 Post subject: Suholuk
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:15 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Tavaf, Say ve Hacer
Hacer-ül esvet taşının ne zamandan beri kutsal sayıldığına dair bir tespit yapabilmek çok zor görülüyor ama kökenini araştırmalıyız. Müslümanlar hac ibadeti sırasında önce Hacer-ül esved taşının önünden başlayarak Kabe'nin etrafını saatin tersi yönünde 7 defa tavaf ederler. Bu taş, kuyu yada mezar etrafında dönme adetine daha önce değinmiştik. Bu işlemin 7 defa yapılmasının nedeni konusunda din tarihçileri anlaşıyorlar. Güneş, ay ve diğer görülebilen 5 gezegen. Haftanın günleri, gökyüzünün katları gibi birçok şeyde 7 sayısının kutsallığını görmemiz mümkün.

İslamiyetten önce de Arap'ların da bu taşın etrafında döndüklerini, hatta Mekke'den ayrıldıkları zaman ordan bir taş alıp, gittikleri yerde uygun bir alana bu taşı koyup etrafında döndüklerini biliyoruz. (Kaynak: Neşet Çağatay, Başlangıçtan Abbasilere Kadar İslam Tarihi, s.79, aktaran: Muazzez Ilmiye Çığ, İbrahim Peygamber, s.127) Taş tapımları özellikle Mezopotamya, Mısır ve Avrupa'da çok yaygın. Bu tapımlarda bir başka özellik daha var. Giyeceklerden soyunmak. İslamiyet öncesi Arapların bir zamanlar tavaf işlemini çıplak yaptıklarına dair anlatımlar var. Bu ibadetin ne kadar eskiye gittiğini ve kutsal birleşmelerin yapıldığı Sümer dönemine kadar gidip gitmediğini bilmiyorum açıkçası. Ancak çıplak tavaf olayı bugüne biçim değiştirerek gelmiş görünüyor.

Elbiselerden soyunmanın özel bir anlamı olduğu kuşkusuz. Doğduğumuz gibi olmak, bütün günahlardan arınmış olmak, dünyaya ait hiçbirşeyi taşımamak gibi anlamları var. Müslümanlarda da buna "ihrama girmek" deniliyor. İhram iki parça havludan ibarettir. Dikişli olan hiçbirşey taşınmaz, hacı adayı bu iki peştemal/havluya sarınır. Bir tür çıplaklaşma ritüelidir bu aslında. (Kadınlarda bazı değişiklikler var, onlar elbisenin üstüne ihram giyiyorlar, ama örneğin peçe yasak) İslamiyet öncesi zamanlardan kalan bir ritüel.

Sa'y etme ise tavaftan sonra yapılır. Kabe'nin hemen yakınındaki Safa ve Merve adındaki iki küçük tepe arasında hafif koşarak gidip gelme şeklinde yapılan bir ibadettir. Bu işlem de 7 defa yapılır. İslam inancına göre Hacer, İsmail'e su bulabilmek için çaresiz bir şekilde çırpınarak bu tepeler arasında böyle 7 defa koşmuştur. Bana kalırsa bu ibadetin detayları üzerinde yapılacak bir inceleme de ilginç sonuçlar çıkaracaktır. Çünkü İslam kaynaklarına göre bu ibadette de pagan alışkanlıkları vardır.

Câhiliye döneminde Safa ile Merve tepeleri üzerinde iki put bulunmaktaydı. Umretul-Kaza esnasında müslümanlar; "Bu iki tepe arasında nasıl tavaf ederiz? Çünkü biz cahiliye döneminde bu iki put için burada sa'y ederdik. Şimdi biliyoruz ki putlara saygı göstermek ve Allah'dan başka her hangi bir şeye ibadet için yönelmek O'na şirk koşmaktır. Bu iki taş arasında tavaf etmemiz de bunlardan biridir. Allah tarafından bugün İslâm gelmiş bulunmaktadır. İbadet kastıyla onunla birlikte başka bir şeyi yüceltmek için bir yol bulunmamaktadır" diyerek, sa'yetmekten çekindiler. Bunun üzerine; "Muhakkak ki Safa ile Merve Allah'ın şeâirindendir..." âyeti nâzil oldu Kaynakça.

Görüldüğü gibi Tavaf ve Sa'y ibadetleri de, Hacer-ül Esved taşı da, Kabe ile ilgili diğer bütün simge, ritüel ve inaçlar gibi İslamiyet tarafından geliştirilmiş değil. Önceki dönemlerden İslam'a aktarılmışlar. Hatta öyle ki tavaf sırasında söylenen dua bile hemen hemen tamamen pagan dönemde söylenen dua. Bu duayı dinlemek isteyenler için:Hajj. Diğer önemli nokta bütün bu ritüellerin Hacer ile ilgili olmasıdır.

Hacer-ül esved ve Kabe’nin tavafı birbirinden koparılamayacak konular.

Hacer-ül esved Kabe'nin bir duvarında bu muhafazanın içinde duran bir taş. Resimde görülen muhafazası, taşın kendisi değil. Ancak bu muhafaza da muhtemelen yüzyıllardır bu biçimde. Hz. Muhammed’in kutsal emanetleri arasındaki altın muhafaza da aynı bu biçimde. Müslümanlar hacer-ül esved’in cennet'ten geldiğine inanıyorlar. (aslında meteor) Tavaf hacer-ül esved’in önünden başlayarak 7 defa Kabe’nin etrafının dönülmesi şeklinde oluyor. Bu taşı elleyebilmek, öpebilmek için o kadar büyük izdiham oluyor ki, Suudi polisi taşın önünde durup hacıları uzaklaştırmak için copluyor.

Bu olay ilkel kavimlerde hala yapılagelen bazı ayinlere benziyor. Örneğin Avustralya yerlileri bir ayinde ortada bulunan ve kadın cinsel organını temsil eden bir çukurun etrafında, ellerinde erkek cinsel organını temsil eden oklarla dönüyorlar. Eski Türklerde de ölen kişi gömülüp etrafında 7 defa dönülürmüş. (Ölüm/doğum teması) Pek çok ilkel dinde olan bu tavaf ve kadın cinselliğine tapma olayı İslam'a da bu şekilde geçmiş durumda. Abdullah b. Ömer'in naklettiğine göre Muhammed bir defasında dudaklarını Hacerülesved'in üzerine koyarak uzun süre ağlamış , daha sonra dönüp Ömer'in de ağladığını görünce şöyle demiştir: "Ya Ömer! Göz yaşları burada dökülür." (İbn Mace) Hz. Ömer'in de Hacerülesved'le ilgili olarak , "Allah'a andolsun ki senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum ; eğer Rasulullah'ı seni istilam ediyor görmeseydim ben de seni istilam etmezdim." dediği bilinmektedir. (Buhari, Müslim)

Hacer-ül esved’in kara taş anlamına geldiği söylenir. Ancak Hacer ve Hacc sözcükleri üzerine düşününce burada birden çok anlamın taşınmakta olduğunu görüyoruz. Hacer, İbrahim’in ikinci karısı ve İsmail’in annesidir. Arap’lar İsmail’in soyundan geldiklerine inanırlar. Yahudiler ise İbrahim’in Sara’dan olan diğer oğlundan, İshak’dan geldiklerine. Zaten bu taşın da İsmail ve İbrahim’in Kabe’yi onarırken bulup oraya koyduklarına inanılır. İnanışa göre İbrahim Hacer’i burada terketmiş ve zemzem suyu da burda çıkmış. Yani Hacer, geldiğimiz yerdir, anamızdır, biz Hacer’in karnına ilahi güç tarafından konmuşuzdur. Hac ritüelinde hem bir tanrısal güç olarak taş tapımı, hem doğurgan güç olarak kadın tapımı, hem de kutsal mekan tapımı içiçe geçmiştir. Zengin anlamlar taşıyan bir ritüeldir.

Kabe, İslamiyet’ten önce de kutsaldır ve İslamiyet öncesi zamanlarda da hacer-ül esved’e ilişkin birçok öykü vardır. Bunlardan birini aktaracağım:

İki gruba verilen bu isimler ittifaklarını kutsamak için yapılan tören ile ilgilidir. Abdumenaf kadınları, müttefiklerinin kendi lehlerine olan ittifaklarını kutsamak için misk ile dolu bir kap getirerek Kâbe’nin kenarına koymuş, müttefik oymaklara mensup kişiler teker teker ellerini bu kaba daldırarak ve Hacer-i Esved’e dokunarak davalarından dönmeyeceklerine yemin ettiklerinden kendilerine “Mutayyebûn” ismi verilmiştir. Abduddaroğullarının haklarını savunmaya söz verip yemin eden müttefikleri de içi kan dolu bir çanakla aynı töreni yapıp, yeminlerinden dönmeyeceklerine söz verdiklerinden bunlara da “ahlaf” denmiştir. Bkz., Günaltay, age, 59.

Görüldüğü gibi bu ritüelde de çok sayıda sembol var. Dini ritüellerin her birinin derin anlamları var. Burada takılmayıp devam edelim biz. Bir de tavaf konusu var. Tavaf da anlam yüklü bir ritüel.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:16 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Kur'anın yakılması
Bir kez Affan Oğlu Halife Osman tarafından bir kez de Hakem Oğlu Mervan tarafından müslümanlar, kur'anı daha önce yaktılar.(16). Kur'an'ın orijinali Dünya'nın hiç bir yerinde bulunamıyor. Bunu, ateşli Islam savunucularından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor (17). 29 Eylül 1984. Istanbul'da Sheraton Oteli. Üçüncü Islam Konferansı Tıp Kongresi. Kongrnin ikinci günü. Öğle namazı saatinde, delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor. Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri Delegesi Abu Dabi'li doktor Selim Ahmet Ali el Yufai, getirilen bir "tıp kitabı"nı, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe: "Bu kitap, Islam tıbbını kötülemiştir"(18)

Molla doktor, beni böyle yakarken çok mutlu. Başlığı, kafasının içindekine uygun bir ilkellikte. Başlığının altından sarkan ve suratının çirkinliğini örtemeyen örtünün arasından yüzünü çıkarmış, sırıtıyor ve konuşuyor:"Bu kitabı yakmakla, Batı'dan intikam aldım." Molla doktorun daha geniş açıklaması şöyle:

"Son iki yıldan beri, ben ve arkadaşlarım bu kitabı, Islam Kongreleri'nde yakmayı kararlaştırmıştık. Ilk defa burada yakılıyor bu kitap. Arkadaşlarım, benim bunu niye Avrupa'da, Mekke'de, Kahire'de yakmadığımı sordular. Ben de Istanbul'da yakacağım dedim. Kitabı, Istanbul'da yakmamın üç nedeni var: En önemlisi: Istanbul, halifeliğin, Fatih Sultan Mehmed'in başşehri. Avrupa medeniyeti, halifeliği ortadan kaldırarak, Islam'ın bölünmesini buradan başlatmaı?tır. Ikinci neden: 1527'de Avrupa'lı doktor Paracelsus, Isviçre'nin Basel kentinde, Ibni Sina'nın "Tıbbın Kanunları" adlı kitabını ve öteki kitaplarını toplayarak yaktı. (..) Ben de bu kitabı yakmakla, Ibni Sina'nın intikamını burada almış oluyorum. Onun kitabını 400 yıl önce yakmışlardı. 400 yıl sonra intikamını aldım. Şunun için: Batıyla, batının tıp alemiyle hiç bir ilişkimiz kalmasın. Üçüncü neden: Batı alemi, Türkiye'nin Batı ülkesi olduğunu ve Islam Birliği içinde yeralmadığını düşünüyor. Ben bu kitabı Istanbul'da yakarak, meşaleyi başlatmış oldum.."

Molla doktorun bu açıklaması, beni yakışından çok daha ürpertici değil mi?Molla doktor ve yolunda olanlar isterler ki, "modern tıp", "çağdaş tıp" yerine, "Tıbbu'n-Nebevi (Peygamberin doktorluğu)" egemen olsun her zaman. Ne acı ve düşündürücüdür ki, "Batı Uygarlığı"nı, "Çağdaş Uygarlığı", ulaşılması gereken bir hedef olarak gösteren Atatürk Türkiyesi'nde, Batılılar topluluğunda yer almayı amaçladıklarını söyleyip duranların döneminde sergilenşyor bunlar. Molla doktor, "cesaret"ini nereden almıştır dersiniz?

Buhari'nin de yer verdiği "Tıbbu'n-Nebevi"den: "Herhangi birimizin (su ya da yemek) kabına sinek düştüğünde, o kimse, o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra da çıkarıp atsın. Çünkü, sineğin kandında şifa, öbür kanadında hastalık vardır"(Buhari, Tecrid, hadis no:1941)
"Bu kızı okutun. Buna göz değmiştir." (Buhari, Tecrid, hadis no:1933)
Molla doktor, Ingiltere'de 7 yıl öğrenim görmüş. Abu Dabi'de, kulak burun boğaz dalında cerrahlık yapıyor olmu? bulunsa da,"müslüman ku?aklar?n, çocukların tıp bilimindeki gerçekleri ve öğretileri Batı'dan değil, Islam aleminden ve Kur'an'dan kaynak edinerek öğenmeleri gerktiğini" savunuyor. Ve söz konusu "tıp kitabı" için, "bu kitabı büyük bir mutlulukla severek yaktım" diyor.

Kaynakçalar ; [2]: Halife Osman döneminde Kur'an resmi "mushaf" durumuna getirildikten sonra, derlemeye esas olan belgeler ve resmi olmayarak yapılmış olan derlemeler; Hakem Oğlu Mervan döneminde de ilk yapılan resmi derleme, Hafsa'nın sandığından alınarak, "inançları bozmasın" diye, yakılmıştır.(16 ve 17 no.lu notlara bakınız.) Iskenderiye Kütüphanesi'nin bir bölümünü Hristiyanlar, daha sonra da birikenleriyle birlikte tamamının Müslümanlar tarafından yakılması da "inancı bozuyor, bozar) kaygısına dayalıydı.(ılgili notlara bakınız.)

(3): Tarihlerin yazdığına göre, 390 yılında, Iskenderiye'de en az 400 bin cilt kitap birikmi?ti. Buradaki kütüphanenin Serapium adı verilen kesimi, Piskopos Theophilos tarafından yaktırılmıştı. (Bkz.Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, Istanbul, 1969, s.98,103.)
(4): Voltaire, Felsefe Sözlüğü, çev.Lütfü Ay, Istanbul,1977,II,s.127)
(5): Voltaire, Ay-Yapıt, II, s.126-127
(6): Ibn Haldun, Mukaddime, çev.Turan Dursun, Ankara,1977,I,s.130
(7): Kimileri, bu kütüphanenin tümünün yakıldığını ileri sürerler. Bunu ileri sürenler, Müslümanlar. Ama, Adnan Adıvar, kütüphanenin Serapium adlı bölümünün Hristiyan'larca yakıldığını bildirir (Bkz.3 no.lu not.)
(8): Doğu ve Batı kaynaklarında yer alır. Mehmet Mansur da, "Iskenderiye Kütüphanesi" adlı, "reddiye" niteliğindeki kitabında aktarır.(Bkz. Istanbul,1300,s.54 ve sonrası)
(9): Mehmet Mansur, Iskenderiye Kütüphanesi, Istanbul,1300, s.2,53 ve ötesi.
(10): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.103
(11): Mehmet Mansur, Iskenderiye Kütüphanesi, Istanbul,1300, s.s.59-60.
(12): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.103 (13): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.97 (14): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din,97-98 (15): Adnan Adıvar, Tarih Boyunca Ilim Ve Din, s.98 (16): Halife Osman döneminde, Kur'an'ın ikinci kez derleme ve resmi mushaf bitirildikten sonra, bu mushafa esas olanlar ve bu mushafın dışında kalan derlemeler, tümüyle yakıldı. Yalnızca, Hafsa'nın sandığından alınmış olan birinci derleme, Hafsa'ya geri verildi. Yakma buyruğunu veren de, Halife Osman'dı. (Bkz.Buhari, Kitabu'l-Fedail, Bab:1-2) Yakılmaktan kurtulmuş olan Hafsa'daki "mushaf" da, Hafsa'nın ölümünden sonra, Emevi halifelerinden Hakem Oğlu Mervan tarafından yaktırıldı. Gerekçe: "Yakılmamış olsa, kuşkulara yol açar." (Bkz. Ibn Davud, Leiden, 1937, yay. Arthur Jeffery, s.24)
(17): Resmi "mushaf"a temel olan orijinaller yakıldığı için bulunamıyor. Ayrıca, Osman döneminde meydana getirilen ve birkaç nüsha yazılan resmi mushaf'ın orijinali de yok. Dr. Subhi e's-Salih, "Osman döneminin mushafları şimdi nerede?" sorusunu soruyor, ve bu soruya karşılık verilemyeceğini yazıyor.(Bkz. Dr. Subhi e's-Salih, Mebahis Fi Ulum I -Kur'an,s.87)

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:16 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Şuan Okuduğumuz Kuran Hangi Kurandır :

Kuran ayetleri gelişi sırasında Peygamber’in yanında bulunan bu işin tutkunları tarafından ezberlenerek belleklere yerleştirilir. Peygamber’in ölümüyle ayetleri belleğinde tutan birincil kuşağın yaşlanmaları nedeniyle ölebilecekleri ve giderek Kuran ayetlerinin unutulabileceği, zamanla ayetler konusunda çelişkilerin doğabileceği düşüncesiyle Ebu Bekir’in halifeliği döneminde ezberdeki Kuran ayetleri yazılı hale getirilerek Peygamber’in eşlerinden Hafsa’ya bırakılarak saklanması istenir. Osman’ın halifeliği dönemindeyse bu Hafsa’daki Kuran alınarak bugünkü biçimiyle yeniden düzenlenir. Sure ve ayet adlarıyla numaraları konur. Birden çok nüsha yapılarak genişlemiş İslam Devleti’nin her eyaletine bir tane gönderilerek, toplumdan bu Kuran’a uyulması istenir. Hafsa’dan getirilen ilk Kuran derlemesi metni, ileride çelişecek anlamalara yol açar düşüncesiyle yakılarak ortadan kaldırılır.[1] Kuran’ın son elimizde bulunan biçimi ise, Muaviye döneminde Haccac tarafından düzenlenmiştir.[2] Okul kitaplarına kadar giren Kuran’ın yazılı biçime dönüşmesi bilgisi böyledir. Yalnız, Kuran’ın 114 sure ve 6666 ayetten oluştuğu ve hiçbir kutsal kitaba nasip olmayacak biçimde “eksiksiz” ve “tamam” olduğu sürekli vurgulanır. Oysa, günümüzde Kuran’ın ayetleri sayıldığında 6234 ayetle karşılaşılmaktadır. 432 ayet eksik gözükmektedir. Sünni çevreler kimi ayetlerin birleştirilmesiyle ve ayet başlarındaki 114 besmelenin konmamasının bu eksik görünümün doğmasına yol açtığını ileri sürerlerse de, bu konuda pek inandırıcı olamazlar. Besmeleler eklense de eksiklik giderilememektedir. Bu eksiklik, geçmişte de günümüzde de kafaları haklı olarak kurcalamaktadır. Doğru olduğu benimsenen kimi hadis kitaplarında Kuran yorumları nedeniyle değindikleri kimi ayetlerin Kuran metninde görülmeyişi kuşkuları daha da arttırmaktadır.[3]

İlkin Ebu Bekir döneminde toplatılan ve yazıya geçirilen Kuran’ı toplatma kurulunun başına “Ehlibeyt düşmanlığı”yla bilinen Zeyd bin Sabit getirilmiştir. Bilindiği gibi, Fatıma’nın evine baskına gidenlerden biri de bu Zeyd’dir. Bu işle doğrudan uğraşan, Kuran’a vakıflığı ve Peygamber’e bağlılığıyla, ayrıca “bilimsel yeterliliği” kanıtlanmış olan Ali’nin getirilmeyişi düşündürücüdür. Oysa, bu dönemin İslam öncüleri arasında bilimsel, edebi ve düşünsel yanı olan tek kişi olarak Ali’den söz edilir. Ali neden kurul başkanlığına getirilmemiş de, Muhammed soyuna karşıtlığıyla tanınan Zeyd getirilerek, Kuran bu kişinin yönetimindeki kurula yazdırılmıştır? Oysa, bu bilgi işidir. Buna da en vakıf olan Ali’dir. Ali, zaten o sıralarda bu alanda çalışmalar yapmaktadır. Kuran’ı, Ali’nin derlemesi ve yazması en doğalı ve akla uygunu değil midir?[4]

Sünni halk çevreleri ile bilim çevreleri her ne kadar Kuran’ın “eksiksiz” olduğunu ve “kalem karışmadığı”nı söyleyip yazsalar da; gerçeği o ölçüde örtülemek olası değildir. Bu durumu Diyanet’in eski görevlilerinden ve “İslam tarihi” alanında önemli uzmanlardan M. Asım Köksal da örtüleyememiş olacak ki, Kuran ayetlerinin “altıbin ayetten sonrasının itilaflı” olduğunu belirtmek zorunda kalmıştır.[5]

Şu bir gerçek ki, Haşimi olan Peygamber Muhammed’in dili ile inen Kuran, sonradan toplanıp Kureyş konuşuğuna çevrilince, kimi sorunları da birlikte getirmiştir. Anlamlar, kaynağa göre değişikliğe uğramıştır. Örneğin, Küfeliler Mesud oğlu Abdullah ölünceye dek onun sıralamasıyla Kuran’ı okumuşlardır. Peygamber dönemindeki 6666 ayetin Osman düzenlemesi ile eksikleştiği bilinmektedir. Osman’ın oluşturduğu kurulun Ehlibeyt’e ilişkin kimi ayetleri çıkardığı söylenmektedir. Osman mushafındaki sıralamanın tarihsel inişe uygun olmadığı da kesin bilinmektedir. Doğallıkla bu düzenleme biçimi ve yöntemi de bilime ters düşmektedir. Yine, Kuran’da kimi sözcüklerin ve ifadelerin çıkarıldığı söylenilenler arasındadır. “Ali-Muhammed” (Muhammed’in soyu) tamlamalarının tümü değiştirilmiştir. Maide 67. ayetinin “rebbike”den sonra gelen “Ali” sözcüğü, Şuara 227. ve Nisa 168. ayetlerindeki “Al-i Muhammed”ler çıkarılmıştır. Yine Maide 67’deki Peygamber döneminde varolan “İnne Ali’yyen mevl’el mümine” (Ali müminlerin mevlasıdır) tümcesi de çıkarılanlar arasındadır.[6]

Kuran ve hadis uzmanlarının, yorumcuların ve kimi bilim çevrelerinin belirledikleri gibi özellikle Halife Osman döneminde yapılan Kuran düzenlemesi sırasında Ali ve Ehlibeyt’e yer veren ayetlerlerin önemli bir bölümüyle, yani Ali ve Ehlibeyt’i doğrudan ilgilendiren, onlar için inenlerin çıkarılması yalnızca ima edenlerin bırakılmasıyla; sonradan “Emeviler” olarak Arap-İslam Devleti’nin yazgısında önemli rol oynayacak olan ve aynı zamanda Haşimoğullarının öncesi ve sonrasıyla önemli bir rakibi olan Ümeyyeoğullarını yeren veya onların İslam’ın doğuşundaki olumsuz tutumlarını kötü örnek olarak sunan ayetlerin çıkarıldığı, dahası Ümeyyeoğularını kayıran kimi ayet ve imaların bir Ümeyyeoğlu olan ve aynı zamanda kabile duyarlılığına katı bir biçimde bağlı olan Halife Osman döneminde sokuşturulması hiç de olmayacak şey değildir. Gerçekçi bilim çevreleri bu kuşku üzerinde ciddiyetle dururlar. Ne yazık ki, ilk metnin yakılması düşüncelerin doğrulanması olanağını ortadan kaldırmakta, düşünülenlerin bir savdan öteye gidememesine neden olmaktadır.[7]

A. J. Dierl “Osman Kuranı”nın, Tanrı katında gönderilen Kuran’ın “güvenilir bir kopyası” olmadığını, günümüzdeki metnin “birçok filitreden geçmiş ve özgün biçiminden uzaklaşmış” olduğunu, “deforme edildiği”ni, “niceliksel ve niteliksel kayıplara uğradığı”nı, asıl metnin “çarpıtıldığı”, derleme sırasında Ali ile Peygamber’in “demokratik, adil, hümanist görüşlerini içeren bölümlerin atıldığı”nı, 400 dolayında ayetin çıkarıldığı ve yanlızca “üstü kapalı pasajlar”ın kurtulabildiğini Alman Kuran uzmanlarından Dr. Günter Lüling’e dayanarak yazar.[8]

Kurtubi ve Ayşe’den aktarılan bilgilere göre, Ahzâb suresinin 200 ayet olması gerekmektedir. Kaldı ki bu sure, bugün de elimizde bulunan Osman düzenlemesi olan Kuran’da 73 ayettir. Prof. Süleyman Ateş; “Peygamber döneminde ikiyüz ayet olan bu surenin Osman döneminde ancak yetmişüç ayet olarak, yani aslından çok eksik olarak yazıldığını” belirtir. Prof. Y. N. Öztürk de bu doğrultuda bir saptamadan bulunarak; “Ahzâb suresinin mushaflardaki şeklinden çok daha uzun olduğu ve bir bölüm ayetlerinin Halife Osman tarafından mushaf tertipleme sırasında dıştan bırakıldığı yolunda rivayetler var”dır der.[9]

Özellikle Şii / Alevi çevreler Hz. Ali’nin belki tümünü olmasa bile Kuran’ın önemli bir bölümünü Hz. Muhammed’in sürekli yanında olan ve ona, ona vahiy olunan dine en içtenlikle inanan biri olarak derlediği, sonunda bir “Ali Mushafı / Ali Kuran’ı” doğduğunu söyler ve yazarlar. Doğallıkla bu da tartışılan bir konu olmuş, “Ali Mushafı” bir türlü ele geçmemiş, bu alandaki tartışmalar bir türlü sonuçlanmamıştır. Yalnız, bu alanda önemli “rivayetler” vardır. Salim b. Seleme’nin rivayetinde Ali’nin yazdığı “Mushaf”ın okunduğu belirtilir. Ali, “bunun Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği gibi olanı” olduğunu söylemiştir. Cabir’in aktarmasında da Kuran’ı; “Tanrı’nın indirdiği gibi toplayıp belleyenin yalnızca Ali b. Ebu Talib ve ondan sonraki imamlar” olduğu belirtilir. Peygamber ve Ali’in ilk dönem en içtenlikli yakınlarından Ebu Zerr el-Gıffari’nin “rivayeti”ne göreyse; Ali Kuran’ı toplar ve onu ensarla muhacirlere getirir. Peygamber’in vasiyeti gereği onu sahabeye sunar. Yalnız Ebu Bekir, Ömer ve Osman gibi ilk dönemin siyasetinin başını çeken kimseler bu derlemeye itibar etmezler. Dahası ortadan kaldırılması için mücadele verirler. Ali’nin Kuran düzenlemesinin, bu dönemin sahabelerinin bir bölümünün olumsuzluklarını sergilediği ileri sürülmektedir. Tepkiler de ondan çıkmıştır.

Şii bilginlerine göre Kuran derlemesinde ilk adımı Ali atmıştır. Peygamber’in isteğiyle; Ali’nin Kuran’ı toplayıp, sure ve ayetlerini düzenlediği konusunda “icma” vardır. Yalnız Sünni çevrelerde bu konuda farklı yorumlar vardır. Suyuti’nin İbni Sirin’den aktardığına göre; Peygamber’in ölümünden sonra Ali eve kapanarak Kuran’ı toplamıştır. Ebu Davut bu hadisi “zayıf” kabul eder. İbni Hacer’le el-Alusi de “ezberlemek” biçiminde değerlendirmişlerdir. İbnü’l-Münâdi’ye dayanan İbn en-Nedim; Ali’nin Kuran’ı üç günde topladığını ve bu mushafın Cafer ül-Sadık’ta olduğunu yazar.

“Ali Mushafı”nın “iniş sırası”na göre düzenlendiği belirtilir. İbn Eşte’he göre; Ali mushafına “nasih” ve “mensuh”la ilgili bilgiler de eklemiştir. Suyuti de Ali Kuranı’nın “iniş sırası”nı izledğini, bu mushafın “Alak-Müdessir-Kalem-Müzemmil-Tebbet-Tekvir” vb. sıralaması içerdiğini belirtir.

Şiilere göre Ali mushafı önceleri oğlu Hasan’a, sonralarıysa diğer İmamlara ve sonunda ise Mehdi’ye kalmıştır. “Ali Mushafı”, kaybolan bu İmam’ın yanında saklıdır. Bu İmam’ın ortaya çıkışıyla birlikte, belirtilen bu Kuran da açığa çıkmış olacaktır.

Sünni yazarların birçoğu yadsımalarına karşın, Ahmet Faruki Serhendi gibileri de Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın derledikleri Kuran’ın dışında bir de Ali’nin derlediği bir Mushaf’ın olduğunu kabul ederler.[10] Sünni çevrenin günümüzün önemli ilahiyatçılarından Prof. Süleyman Ateş de “Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri” kitabında (1988-1992, C. VII: 127 vd.) kendi soyu içerisinde korunup sürdürülen bir “Hz. Ali özel Kuran nüshası”nın var olduğunu kabul eder. Yalnız bunun da Osman düzenlemesinden “surelerin dışında” bir farkının olmadığı düşüncesindedir.[11]

“Ali Mushafı / Kuranı” konusunda bilgi veren Ş. Karataş bu düzenlemeye ilişkin Sünni bakış açısıyla şu değerlendirmeyi yapar:

“Aslında Ali Mushafı bireysel bir çalışmadır ve diğer mushaflardan içerik yönünden bir farkı yoktur. Sadece tertip farklılığı ve Ali’nin, mushafına kimi özel notlar eklemesinden başka bir şey söz konusu edilemez. Ebu Bekir, Kuran’ı toplamayı genel bir boyuta yaymak istediğinden Ali’nin bireysel mushafına itibar etmemiş, onu yeterli görmemiş olabilir. Bu durum kimi ayetlerin eksik bırakıldığı sonucunu doğuramaz. Belki de eksikler Ali’nin tuttuğu özel notlardır ki, bunlar Kuran’ın yorumu doğrultusunda onun Peygamber’den duyduklarına dair olabilir. (…) İlk üç halife döneminde Kuran’ın mushaf olarak toplanması yeterliliğe ulaştığı için Ali halifeliğe geçtiğinde herhangi bir karışmada, değiştirmede bulunmamış; bu bireysel mushaf Ali’den çocuklarına kalmış ve tarihin akışı içinde yitirilmiş olmalıdır. Nitekim bu mushafın Gaip 12. İmam’ın yanında olduğunu belirten Şii söylentiler bu belirlemeyi üstü kapalı olarak doğrulamaktadır”.[12]

Bu konuda ünlü Kuran tarihçisi doğubilimci Nöldeke’nin kuşkular içeren değerlendirmesi ve yorumu şöyledir:

“Hz. Muhammed’in yeğeni ve damadı olan Ali b. Ebu Talib çeşitli geleneklerde bir Kuran derlemesinin sahibi olarak anılır. Bir geleneğe göre, o bunu Peygamber’in sağlığında onun açık buyruğuyla yapmıştır. Söylendiğine göre Ali, bu işi Peygamber’in baş yastığı arkasında bulduğu yapraklar, ipek parçaları ve notlar aracılığıyla yapmış ve Kuran’ı toplamadan evden çıkmamaya and içmiştir. Kimileri bu olayı Peygamber’in ölümünden hemen sonra olduğunu ve Ali’nin andını Ebu Bekir’e biat etmemek için bahane saydığını söylerler. Ayrıca, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Ali’nin insanoğlunda saptadığı unutkanlık dolayısiyle bir karara varıp Kuran’ı belleğinden üç gün içinde kağıda geçirdiğini de anlatırlar. Fihrist yazarı Ali’ye ait Kuran’ın bir parçasını görmüş olmalıdır. Bütün söylenenlerde doğru bir yan bulmak olası değildir pek. Bu bildirilerin kaynakları da (Bunlar Şiilik açısından Kuran yorumları ve Şiilik etkisinde kalmış Sünni tarih kitaplarıdır.) zaten kuşkuludur. Şiiler, mezheplerinin sahibi hakkında ne söylemişlerse tek yanlı kalmışlardır. Bu söylentiler, içerik bakımından, tarihin bütün kesin olgularına aykırı düşmektedir. Ne Kuran derlemesi konusundaki gelenekler ne de başka Osman öncesi derlemeler Ali’nin benzer bir çalışması hakkında bilgiye sahiptirler. Hz. Ali de gerek halifeliği sırasında gerekse daha önce kendi derlemesinden söz etmiş değildir. Ve Şiilerin asla böyle bir derlemeye sahip bulunmadıkları kesindir”.[13]

Eski kaynaklarda sık sık “Ali Kuranı”ndan söz edilir. Bilindiği gibi Büveyhloğulları 11. yüzyılın ortalarında Oniki İmamcılık temelinde bir devlet kurmuşlardır. 12. yüzyıl tarihçilerinde İbn’ül Ezrak El-Farıkî (117- 1177)’ın özgün adı “Meyyafarkin ve Amed Tarihi” olan kitabında Büveyhloğlu Melik Aziz Nasruddevle’yi ziyared ederken; “Hazreti Ali’nin yazısıyla yazılmış bir Kuranıkerim”i birlikte götürerek armağan ettiğini ve “sana dünyayı da, ahireti de getirdim” dediğini yazar.[14]

Osmanlılar döneminde de “Ali Kuranı”na rastlanılmıştır. Bir Ali ve Ehlibeyt âşığı olan Osmanlı kaptanıderyalarından Seydi Ali Reis, Hind seferi sonucunda karadan dönerken Semerkant’ta “Hz. Ali’nin hattıyla yazılmış Kuran-ı Kerim”i gördüğünü ve ziyaret ettiğini belirtir.[15] Seydi Ali’nin bu saptamasını 17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinde İbrahim Peçevi de Seydi Ali Reis’in; “Hazreti Ali’nin yazısı ile yazılı Kuran’ı” gördüğünü belirterek onu onaylar.[16] Araştırmacı Haydar Kaya Topkapı Sarayı’nda basılmayı ve yayınlamayı bekleyen Hz. Ali tarafından yazılmış bir Kuran olduğunu yazar.[17] Demek ki, Hz. Ali’nin yazdığı ve derlediği bir Kuran’ın olduğu gerçektir.

Hz. Ali’nin Kuran’ın büyük bir bölümünü derlediği, dahası Kuran konusunda olayın içinden gelen biri olarak yorumlar da yaptığı doğal ve mantıksal gelmekle birlikte, düzeni eline geçirenler kendilerine karşı gördükleri bu tür verilerin yaşamasına ve insanlığın eline geçmesine ne yazık ki izin vermemişlerdir. “Ali Kuranı / Mushafı”nın da başına gelenler budur. Tarihsel kayıtlar varlığına değinmelerine karşın, bugün elimizde böyle bir mushaf metni yoktur.[18]
-Baki Öz'ün "Hz.Ali'nin Kimliğinde Ahlak ve İnanç" adlı çalışmasından alınmıştır.

[1] Çağdaş tarihçilerden Taberi bu yakılma olayına Halife Osman’ın ağzından anlatarak yer verir. Bkz. Tarih-i Taberi Tercemesi (1983), C. III: 159; Ayrıca Kuran’ın nasıl ve kimlerin elinde derlenip yazıya geçirilişinin öyküsü için bkz. Kaya (1996): 237-245.

[2] Bkz. Sena (1971): 194. [3] Bütün Kuran edisyonları ve Kuran düzenlemesini bütün boyutlarıyla ele alan bilimsel bir inceleme için bkz. Th. Nöldeke; Fr. Schwally: Kuran Tarihi (Çev. Muammer Sencer), İlke Yay. İstanbul 1970. [4] Geniş bilgi için bkz. Dinçer (1996): 41 vd. [5] Geniş bir değerlendirme için bkz. Dinçer (1996): 60 vd. [6] Bkz. Nejat Birdoğan: Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg Alevi Kültür Merkezi Yay. İstanbul 1990: 50.

[7] Weil, Nöldeke, Schwally gibi Batılı bilginler eldeki sure ve ayet metinlerini karşılaştırarak bizi doğrular sonuçlara ulaşmışlardır. Ortaya çıkan sonuçta Kuran’a karşı bir sahtecilik söz konusudur. Kuran düzenlemesi yaptıran halifeler bu konuma düşmüşlerdir. “Bencilce bir tutumla ayetin tümünü veya bir bölümünü kendi çıkarları için değiştirmişlerdir”. Weil örnek olarak 17. surenin 1. ayetini gösteriyor. Bu savlara göre halife Osman, “Emeviler Aleyhine şiddetle saldırıları içeren vahiyleri Kuran’dan çıkartılmıştır”. Bkz. Nöldeke; Schwally (1970): 102; Koç (1986): 48. Brockelmann’ın bu konuda yorumu da şöyle olur: “Peygamber’in en eski sahabilerinden ve Kuran’ı en iyi bildiğini söyleyen Abdullah b. Mesud gözden geçirilmiş Kuran nüshasının tahrif edilmiş ve eksik olduğuna ilişkin garip bir sav ortaya attı. Bu nüshada, Muhammed düşmanları arasında Ümeyye sülalesinin de lânet edilmiş olduğu ayetlerin kaydedilmediğini söylüyordu”. Bkz. Brockelmann (1992): 52.

[8] Geniş açıklamalar için bkz. Anton Josef Dierl: Anadolu Aleviliği(Çev.Fahrettin Yiğit), Ant Yay. İstanbul 1991: 17, 23 vd., 28, 74, 93, 128 vd. [9] Bkz. Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslam (1997): 518 vd. [10] Bkz. Dinçer (1996): 42 vd. [11] Bkz. Y. N. Öztürk: Kuran’daki İslam (1997): 520. [12] Ş. Karataş: Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kuran Tarihi, Ekin Yay. İstanbul 1996: 137-142; Uluçay (1997), C. I: 147-152. [13] Nöldeke; Schwally (1970): 13 vd. [14] Bkz. İbn’ül Ezrak: Mervani Kürtleri Tarihi (Çev. M. E. Bozarslan), Koral Yay. İstanbul 1975: 142.

[15] Osmanlı’nın ünlü donanma komutanlarından Seydi Ali Reis IV. Hind seferiyle görevlendirilir. 1553’de sefere çıkar. Yolda gemileri fırtınadan battığından, birbölüm tayfasıyla yolculuğunu yaya sürdürek 1558’de İstanbul’a döner. Hindistan’dan gelirken yol boyu derviş, düşünür ve biim adamlarıyla görüşür. Kutsal yerleri ve türbeleri ziyaret eder. Bunlar arasında Semerkant’ta Hz. Ali Kuranı’nı da ziyaret eder. Bkz. Seydi Ali Reis: Mir’at-ül Memalik (Çev. ve Haz. Necdet Akyıldız), Tercüman Yay. İstanbul: 90.

[16] Bkz. İbrahim Peçevi Efendi: Peçevi Tarihi (Çev. ve Haz. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bak. Yay. Ankara 1981, C. I: 264. [17] Bkz. Kaya (1996): 243. [18] 1950’li yıllarda Alevilik tutkulularından Halil Öztoprak böyle bir metnin Mısır ve Pakistan’da olduğunu ileri sürüp Türkiye’ye getirmek ve yayınlamak savında bulunmasına karşın ne var ki başarılı olamamış, böyle bir metini toplumumuza kazandıramamıştır. Sav, sadece güzel bir tutkudan öteye gidememiştir.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:17 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Muhammed'in Eşleri / Ezvacı Tahirat
1- Hatice: (28 ya da 40 yaşında) Huveylid'ibn Esed'in kızıdır. Daha önce Ebû Hale Zürâre ile evlenmiş ve ondan Hind adında bir kızı olmuştur. O ölünce de Atik ibn Aiz ile evlenmiş Abdu Menaf isiminde bir çocuğu olmuştur; sonra ondan boşanıp Muhammed ile evliliğinde 6 çocuğu olmuştur ama gerek yaşı gerekse çocuklarının bazılarının Muhammed'den mi yoksa önceki kocalarından mı olduğu konusu tartışmalıdır. Özellikle Şii'ler Fatıma dışındaki kızlarının Muhammed'den olmadığını; ikinci kocasından veya kızkardeşinin çocukları olduğunu söylerler. Yaşı 28 ya da 40 dır. Bu konuyu şu linkte incelemiştim:

2- Sevde bint Zem'an : 50- 55 yaşında olduğu söylenir. Muhammed'in eşleri arasında en az bilgi sahibi olduğumuz o dur. Muhammed ile evlenmeden önce es-Sukran ibn Amir ile evli idi. Kocası onu Habeşistana götürmüş orada Hristiyan olmuş ama Sevde müslümanlığını korumuştur. Daha sonra kocası ölünce Mekke'ye geri dönmüş ve Muhammed bakılması ve yetiştirilmesi gereken ufak çocuklarını yetiştirmesi için onunla evlenmiştir. O da Muhammed'in çocukları ile kendi çocukları gibi yakından ilgilenmiş ve onları yetiştirip büyütmüştür. Lakin Muhammed ondan gördüğü bütün bu iyiliklere rağmen Sevde'nin yaşlı oluşuna daha fazla tahammül edemeyip onu boşamak istemiştir. Prof. İbrahim Canan'in Müslim, Rada 47'den olayı şöyle aktarır:

"Hz.Sevde'yi Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resulüne adeta yalvarmış...gününü Aişe (r.a.)'ye verdiğini ortaya koymuş, tek isteğinin peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişdi ki, bunlar Allah Resulü'nin nikahı altında kalabilmek için yapılan fedakarlıklardı." [Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte c.3 syf. 69] Ölmeden önce kendi oturduğu daireyi Aişe'ye vasiyet etmiş ve o ölünce Aişe kendi yatak odasını genişletme imkanı bulmuştu. Bu bilgiyi de Hamidullah İslam Peygamberi s.561 no.1101'de Samhûdi, 2, s. 464'den yaptığı aktarımda buluyoruz.


3- Aişe: (evlendiğinde yaşı kesin olarak 9'dur) Ebu Bekr'in kızıdır. Muhammed kendisi ile nikahlandığında henüz 6 yaşındaydı, zifafa girdiğinde ise 9. Aişe başlı başına ayrı bir başlık konusudur, bu liste içinde detay bilgi vermeyeceğim ama bilahire ayrı olarak inceleyeceğim. Şimdilik Martin Kings (Ebubekir Siraceddin)'in Hz. Muhammed'in Hayatı kitabı s.142'den bir ufak bir aktarım yapıyorum:

"Aişe şöyle anlatıyor: Ben arkadaşlarımla beraber bebeklerimle oynardım. O sırada Peyganber (s.a.v) gelirdi. Onu görünce arkadaşlarım kaçışırlardı. Fakat Peygamber (s.a.v) onları ben onlarla beraber olmak istediğim için geri getirirdi. Bazen onlar kaçmaya fırsat bulamadan: "Olduğunuz yerde kalın" derdi. Çocukları sevdiği ve kızlarıyla oynamaya alışık olduğu için bazen onlara katılıp oyun oynardı. Oyuncakların ve bebeklerin bir çok rolleri vardı. Aişe (r.a.) şöyle diyor: Bir gün ben oyuncaklarımla oynarken Peygamber (s.a.v) içeri girdi ve : "Ey Aişe bu hangi oyun ?" dedi. Ben "Süleyman'ın atları" dedim. O da bana güldü. Fakat bazen geldiğinde onları rahatsız etmemek için cübbesine bürünür beklerdi."

4- Hafsa: (Yaşı 18-22 arası olarak geçer kayıtlarda) Ömer'in kızıdır. Daha önce Huneys ibn Huzafe ile evliydi ama kocası H. 3. yılında Uhud'da hayatını kaybetti. Hafsa 18 yaşında dul kalmıştı ve babası onu önce Ebu Bekr'e vermek istedi ama o kabul etmedi sonnra Osman'a vermek istemesine rağmen Osman da evlenmek istemedi. (Neden acaba ? Belki Uhud'da ölen kocası Osman'ın yakın bir arkadaşıydı ve Osman onunla evlenme fikrini "etik olarak" kabul edemedi)

Bunun durumu Muhammed'e söyleyen Ömer, Muhammed'den şöyle dedi: "Ya Ömer! Hafsa, Osman’dan, Osman da Hafsa’dan daha hayirli birisiyle evlenecektir." Ömer büsbütün merak içerisinde kalmıştı. Osman’dan daha hayırlı damat kim olabilirdi ki ? Aradan birkaç gün geçtikten sonra Muhammed Hafsa’ya talib oldu--Osman'dan daha hayırlı olan kişi kendisiydi-Ömer'e dedi ki: "Sen kızın Hafsa’yı bana nikahlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikahlarım..."

İlginçtir ama Sunni kaynaklarda Ebu Bekr ve Osman'ın Hafza'yı almayı reddetmesinin sebebi olarak bu iki ismin de "Peygamberlerinin Hafza ile evlenmek istediğini bilmeleri" diye geçer. Ömer onların teklifini reddetmelerine çok içerlenmiş ve kızmıştı, normal koşullarda bu iki ismin de saygı ve sevgi duydukları Ömer'in teklifini reddetme davranışında bulunmaları biraz uzak ihtimal, bu yüzden bu tahmin daha uygun düşüyor bu bağlamda.

Ebu Davud'da Ömer'den yapılan bir aktarım ile Muhammed'in onu boşadığı ama sonra tekrar geri aldığı (talak-ı reci) yazılıdır.(Ebu Davud Talak, c. 2, 2276) Bu durum İbn İshak ve Taberi'de (c.9 dipnot 884 s.131)'de de geçer. (Talak-ı Reci: Koca bir defa “boş ol” “seni boşadım” derse ve sonra pişman olup eşine dönmek isterse ve kadının iddet müddeti geçmemişse mehir vermeden ve tekrar nikah kıymadan eşine dönebilir-Sadreddin Yüksel)

Hafza'nın yaşını şöyle hesaplayabiliriz : Hicret yılı 622'dir. Hicretin 45. yılı ölmüştür (S.Ateş S.332) Yani 667 yılında vefat etti. Öldüğünde 60 yaşındadır (Tabari c.39 syf.174) O halde Hafza'nın doğumu 607 dir. Hafza'nın Kocası Uhud savaşında ölünce, Hafza dul kaldı. Uhud savaşı yılı 625 tir. Bu durumda dul kaldığında 18 yaşındadır.

Babası Ömer o dul kalır kalmaz onu evlendirmek için Ebu Bekr ve Osman'a gitmiştir, kabul görmeyince Muhammed almıştır.Bu durumda muhtemelen dul kaldığı sene evlenmiştir ve yaşı 18'dir. (Tabii 1 veya 2 yaş fazla olma ihtimali de Muhammed'in onu kocasının ölümüden ne kadar süre sonra aldığına bağlı olarak mümkündür)

5- Zeyneb binti Huzeyma: (30 yaşındaydı) Necidli Huzeyme'nin kızı. İlk kocası müslüman Tufeyl ibni Haris idi ama ondan boşanıp kardeşi Ubeyde bin Haris ile evlendi o da Bedir'de hayatını kaybedince dul kaldı. Muhammed onu amcasından istedi ve 400 dirhem gümüş mehir *vererek aldı. Muhammed onunla evlendiğinde 30 yaşındaydı (Hamidullah, İslam Peygamberi S. 564, n.1104) Muhammed ile evlendikten üç ya da sekiz ay sonra vefat etti.

6- Zeyneb bint Cahş (Frown) Yaşı 35 ya da 36 dır.Çahş ibn Riab'ın kızı olup asıl adı Berre'dir. Muhammed onun ismini Zeyneb olarak değiştirmiştir. İlginçtir ama Muhammed'in Mustalık gazasında esir aldıktan sonra nikah kıydığı Cüveyriye'nin de ilk ismi Berre'dir. Muhammed'in bizzat kendisinden Zeyd'in zevcesi diye bahsederek Kuran ayeti indirdiği tek eşi odur (Ahzap 35-37) ve Zeyneb Hane-i Saadet'de ki eşler arasındaki böbürlenme yarışında hep bunu öne çıkararak diğer eşlere havasını atardı. Muhammed Zeynebi alarak daha önce gayrimeşru olarak görülen bir anlayışı yıkımış ve bunun yerine üvey oğlunun hanımı ile evlenmeyi Kurani anlamda helal kılmıştır. Uğruna ayet bile indirmiş olması aşağıda Hamidullah'tan aşağıda okuyacağınız bir durumun sonucudur:

".... Rsulullah'ın sürekli müdahalesine rağmen Zeyd boşanmak istiyordu. Bir gün Resulullah (AS) onun ailesine karşı gösterdiği bu tutumu değiştirmek amacıyla bizzat evinde onu ziyarete gitti ise de Zeyd'i evde bulamadı. Zeyneb evdeydi ve yaklaşık 36 yaşında olmasına rağmen, safranlı suda yıkanmış elbisesi içinde pek cazibeli bir duruşu vardı; bu görüntü karşısında Resulullah (AS) şöyle söylenmekten kendini alamadı :

"Gönüller bir halden diğer bir hale evirip çeviren Allah'ın şanı ne yücedir"(M.Hamidullah, İslam Peygamberi s.566 no.1106)

Zeyneb'in yaşı : Hicret yılı 622'dir. Evlendiği yıl (H.3 yılı) 625'dir. Hicretin 20. yılı vefat etmiştir.(Hamidullah s. 567) Yani 642 yılında.Vefat ettiğinde 53 yaşındaydı. (Tabari c.39 s.182). O halde Zeyneb'in doğum tarihi 642 - 53 = 589'dur. O halde evlendiğinde yaşı 625 - 589 = 36 'dır.

7- Ümmü Seleme : (Yaşı 27 ya da 29' dur) Ebu Umeyye'nin kızıdır. İlk kocası Ebu Seleme ile birlikte islamı ilk yıllarında kabul etmişti. Kocası Habeşistan'a hicret eden müslümanlar arasındadır ve akrabaları onun hicret etmesini engelleyip Mekke'de tutmuşlardır ama daha sonra Medine'ye tek başına gitmesine izin vermişlerdir. Hicretin 3 yılı olan 625'de Uhud savaşında kocası hayatını kaybetmesi üzerine 1 yıl yas tutmuş sonra da Muhammed ile 626 yılında evlenmiştir. İlginçtir kocası Uhud savaşında müslüman bir mücahit olarak hayatını kaybemiştir ama Uhud savaşında müslümanların ağır yenilgi almasına neden olan ünlü komutan Halid b. Velid'in de onun yakın akrabası olduğu söylenir. Genellikle yaşlı olduğu hatta Muhammed'den 1 yaş küçük olduğu söylenir ama bu koskoca bir yalandır. Vefatının hicretin ya 59. yılı ya da 61. yılı olduğu hemen hemen her kaynakta geçer ve ayrıca öldüğünde yaşının 84 olduğu da geçer, Öyleyse hesabımızı şöyle yapabiliriz ;

Ümmü Seleme'nin yaşı; Hicret yılı 622'dir. 59. hicret yılında öldü (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435) Yani 681 yılında vefat etti. Öldüğünde 84 yaşındaydı. (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435) Öyleyse Ümmü Seleme'nin doğumu 597 dir. 625 yılında Uhud'da kocası öldü ve dul kaldı. 1 yılı kocasının ölümüne üzülerek geçmiştir. (Hadislerde onun böyle yas tutması oldukça fazla geçer) 626 yılında Muhammed onu almıştır.Bu durumda yaşı 626-597 =29 dur.Ama eğer Hicretin 61. yılında vefat etti ise o zaman yaşı 27 dir.

8- Cüveyriye: (13, 14 ya da 15 yaşındadır) Cüveyriyye, "cariyecik" demektir. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında.Asıl adı Berre dir ve yahudi Mustalık oğullarından Haris ibn Ebi Dırar'ın kızıdır. Kocasının ismi Musaf bin Safvan dır ama Muhammed'in adamları baskın sırasında onu öldürmüştür.

Beni-Mustalık baskınında esir düştü ve Sabit ibn Kays ibn Şemmas'ın payına düşmüştür. Sâbit onunla mukâtebe yapmıştır. (Mukâtebe: Kölenin bedel karşılığı hürriyetinin verilmesi antlaşması) Cüveyriye'nin hürriyetinin bedeli 400 dirhemdir (ki karşılaştırma yapabilmeniz için şu örnek yerinde olacaktır : O dönem Mekke valisin maaşı aylık 30 dirhemdir) ve bu bedeli ödeyerek onu geri alacak olan ailesi de (öldürülen kocası hariç) esir durumundadır ve bütün servetleri de ganimet olarak ele geçirilmiştir.

Cüveyriye umutsuz bir durumdadır. Bu yaşadıkları onun gibi daha çocuk denecek yaştaki ufak bir kız için fazlasıyla ağırdır ve şok edicidir. İlginçtir ama birileri bu kızın oldukça güzel bir kız olduğu konusunda Muhammed'e haber uçurmuş ve böyle bir güzelliğin ancak ona layık olduğunu söylemişler ve bunun üzerine Muhammed'de onu yanına çağırmıştır. (Tabii kaynaklarda onun Muhammed ile görüşmek istediği de yazılıdır)Cüveyriye'nin o an ki halet-i ruhiyesi köle olmayı kabul edememiş ve kendisini özgürlüğe kavuşturmak için çırpınan ve fazlasıyla korku içinde olan ufacıcık bir kız izlenimi vermektedir. Muhammed ile yaptığı konuşma şöyle geçer :

"Ey Allahın Elçisi ! Ben kabilemin başkanı el-Haris'in kızıyım; başıma gelen felaketi ve içine düştüğüm durumu görüyorsun. Özgürlüğümü tekrar elde edebilmem için bana yardım et ! Allah da sana yardım edecektir" (Hamidullah'ın Muhabbar s.89-90'dan aktarımı) Buna cevaben Muhammed de der ki : "Bundan daha iyisini ister misin ?" diye sordu. O da: "Bundan daha iyisi nedir" diye sordu. O: Senin fidyeni ben ödeyeyim, sen de benimle evlen" dedi.

Muhammed böyle dünya güzeli körpecik kıza, çözüm olarak kendisi ile evlenmeyi teklif etmiş o da kabul etmek zorunda kalmıştır; hem de kocasının ölümünden sorumlu olan birisinin teklifini. Muhammed onun hürriyet bedeli olan 400 dirhemi Sâbit'e ödeyerek onu satın alır. Daha da ilginç olanı kaynaklar Cüveyriye'nin babası Haris'in kızının fidye bedelini ödemek için Muhammed'in yanına develer ile birlikte geldiğini ve bu develeri fidye bedeli olarak ödemek istediği yazar.

Haris Muhammed'in yanına gelerek ona şöyle der : "Sen kızımı esir aldın, işte fidyesi". Muhammed: "Fakat Akik ovasında gizlediğin iki deve nerede ? diye sorar. Bunun üzerine Haris o iki deveyi de getirerek onları da Muhammed''e verir. (Bu bilgi Martin Kings yani Ebubekir Siraceddin'in "Hz. Muhammed'in Hayatı" s.259'da vardır.) Tabii bu kızcağız kocasının katili ile evlenecek ve daha kocasının kanı kurumamışken zifafa girmek zorunda kalacaktır.

Cüveyriye'nin yaşını matematiksel olarak hesaplayalım: Hicret yılı 622'dir. Hicret'in 57. yılında vefat etti.(Hamidullah s.568). O halde vefat tarihi 679 dur. Vefat ettiğinde 65 yaşındaydı.(S.Ateş s. 333). Öyleyse Cüveyriye'nin doğum tarihi 614 dür.Evlendiği yıl 628 dir. (Beni Mustalık gazası hicretin 6. yılıdır) O halde evlendiğinde yaşı: 628 - 614 = 14 dür.

9- Ümmü Habibe : (Yaşı 32 dir) Asıl adı Remle'dir. Ebu Süfyan'ın kızı. İslamı'ın ilk yıllarında kocası ile birlikte müslüman olmuştu. İlk kocası Ubeydullah ile Habeşistana hicret etmiş orda kocası Hristiyan olmuştu. Muhammed Habeşistana bir elçi göndererek onunla nikahını gıyaben kıymış ve elçi ile birlikte onu getirtmiştir. Bu evlilik Hicri 6. yılda oldu.

Babası Muhammed'in ezeli düşmanıdır. Muhammed onun kızını almış ve belkide bu düşmalığı gidermek istemiştir. Ama Süfyan kızı Ümmü Habibe Muhammed ile evlendikten sonra çok değişmiştir. Bir gün Medine'ye Muhammed ile görüşmeye gider ve bir arada da kızını görmek için Muhammed'in evine gider ve kızı ile şu konuşma geçer aralarında :

".....Önce, kızının, yani Resulullah (AS)’in hanımı olan Ümmü Habibe’nin yanına vardı. Küçücük odasında, yerdeki tek sergi, Resulullah (AS)’ın yatağı idi. Ümmü Habibe bunu derhal dürüp kaldırdı. Babası:''Niçin böyle yaptın?''diye sorunca, ona şöyle cevap verdi: ''Bu Resulüllahın yatağıdır. Sen ise bir putperestsin ve buna oturamayacak kadar necîssin, pissin.''

Ebû Süfyân ise şu cümleleri homurdandı: (Yazık hem de çok yazık. Hamidullah "homurdandı" ifadesi ile güya Ebu Süfyanı küçümsemeye çalışıyor ama bu tip ifadeler ancak yazarını küçültür, hele hele söz konusu baba-kız arasındaki bir dialog ise )

“Kızcağızım! Sen bizi terk ettiginden beri ne kadar değişip bozulmuşsun.
(Hamidullah İslam Peygamberi s. 568-569)

Ümmü Habibe’nin yaşını şöyle hesaplayabiliriz; Hicret yılı 622'dir.Hicri 44. yıl vefat etti (İbn Sa'd, et-Tabakat c.8, s.100). O halde Ümmü Habibe, 666 yılında vefat etti. 70 yaşında iken vefat etti (İbn Sa'd, et-Tabakat c.8, s.100)
O halde doğum tarihi 666-70= 596 dır. Evlendiği tarih 628 dir (Hicri 6.yıl)
O halde evlendiğinde yaşı 628 - 596 = 32 dir.

10- Safiyye (Yaşı 17 dir); Huyeyy b. Ahtab'ın kızıdır ve asıl adı Zeyneb dir. Muhammed Hayber'in fethinden sonra kocası Kinane b. Ebi Hukayk'ı mücevher dolu "Mesk"in yerini öğrenmek için işkence yaptırdıktan sonra boynunu vurdurarak öldürmüş ve ayırca babası ile kardeşi de Muhammed tarafından öldürülmüştü. (Bu konuyu yakında "Hayber ve Allah'ın vaad ettiği ganimetler" konulu başlıkta daha detaylı inceleyeceğim) Safiyye sadece 2 aylık evli bir kadındı. Muhammed onu esir aldığı kadınlar arasından "safiyy" payı olarak seçmişti.(yani daha ganimet dağıtılmadan önce, Muhammed'in ganimetler arasında istediği malı keyfince seçtiği bir liderlik hissesi olarak)

"Katâde (r.a.) anlatıyor : Resulullah gazveye bizzat iştirak edince onun sehm-i safiyy denen riyaset hissesi olurdu. Bu hisse, taksimden önce köle, cariye, at gibi ganimete dahil mallardan dilediğinden alırdı. Safiyye validemiz de işte bu hissedendi. Gazveye bizzat iştirak etmediği taktirde bu hisse gıyabında ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu (ne ayrılmışsa onu kabul ederdi)" [Ebu Davud, Harâc 21, 2993]

Not: Kaynaklar da Safiyye'nin önce Muhammed'in elçisi Dıhye'nin payına düştüğü sonra da yine birilerinin bu güzel kadının ancak bir Allah resulüne yakışacağını söylemeleri üzerine Muhammed'in onu yanına getirttiği ve yüzünü açarak baktığı sonra da Dıhye'ye Safiyye'nin görümcesi yani Kinane'nin kızkardeşini verdiği de yazılıdır. Bu iki ayrı rivayet çelişkilidir çünkü sahm-i safiyy payı daha ganimet dağıtılmadan önce riyaset (liderlik) hissesi olarak komutan tarafından ve onun istediği şekilde seçilir ve bundan sonra ganimet dağıtımı başlar. Tabii Muhammed bu ganimet dağıtımında 1/5 humus payını ayrıca alır.

Muhammed asıl adı Zeyneb olan bu genç ve güzel kızın ismini "ganimet payı / ganimet malı" anlamına gelen "Safiyye" olarak değiştirdi. Artık bir ganimet malı olduğu isminden bile anlaşılıyordu. İlginçtir ki, Muhammed bu evliliğinde bir Kur'ân ayetini de ihlal etmişti.

Bakara 234. Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.

Muhammed apaçık Kuran'daki "iddet süresi" ile ilgili ayeti ihlal ediyordu.

"....Daha sonra Allah'ın elçisi Hayber dönüşünde, yolda Enes'in annesinin bezediği Safiyye ile zifaf olmuştur" (Buhari Meğazi 64)
".... Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba' mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir. (İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
Evet, Muhammed'in Hayber'de 4 ay 10 günden daha fazla kaldığını ispatlayacak olan varsa buna cevap verebilir. İlginç bir bilgi de vardır kayıtlarda Safiyye ile ilgili:

"Ölüm döşeginde iken, mallarının üçte birini Yahudi dinine bağlanmakta ısrar eden yeğenine vasiyet etti. Bazı Müslüman sahabeler bu vasiyetin yerine getirilmesine karşı çıkmışlar, ancak Muhammed (AS)’in hanımı Ayşe, araya girerek vasiyet yapılanın lehine taraf tutmuştur" (Hamidullah. s. 569 no. 1110)

Peki ama ne kadar malı miras olarak bıraktı Safiyye ? Oldukça yüklü bir miktar olduğunu ve gayrimenkuller de bulunduğu yazılıdır kayıtlarda (100 bin dirhem değerinde) kızkardeşinin oğluna bırakmıştır. ( Not: O dönem mekke valisinin aylık maaşı 30 dirhem idi)

Safiyye konusunu İlhan Arsel'den okumak isteyenler bu linkten okuyabilirler: İ.A. Martin Kings / Ebubekir Siraceddin der ki: "Safiyye 17 yaşında ve Kinane ile evleneli henüz iki ay olmuştu." (s.287)
Aynı şekilde, Tabari (c.39 s.184)'de de 17 yaşında olduğu yazılıdır.

Safiyye'nin yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622 dir.Hicri 50 yılında vefat etmiştir. (Hamidullah, no.1110)Yani 672 yılında.Vefat ettiğinde 60 yaşındaydı. (Vefat ettiği yaşı Türkçe kaynaklarda bulamadım ama internetteki ingilizce Arap sitelerinin hepsinde 60 olarak geçiyor). O halde doğum tarihi 612 dir. Evlendiği yıl 629 (Hayber'in fethi). O halde Safiyye evlendiğinde, 629 - 612 =17 yaşındadır. ($)

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:19 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Muhammed'in Demir Bilgisi, ya da bilgisizliği
Muhammed Kuran'da cehennem azabını anlatırken bir çok yerde demirden söz eder. Örneğin biz kafirler için cehennemde boynumuza geçirilmesi için demir halkalar hazırlanmış ve yine demir bir kamçı ya da topuz ile sırtımıza vurulacak. Örnek olarak şu ayetlere göz gezdirelim;

Insan 4. Şüphesiz biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.

Mümin 72. O zaman onlar, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suda sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.

Hac 19. İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkar edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür.

Hac 20. Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.
Hac 21. Onlar için bir de demirden topuzlar vardır.
Hac 22. Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, "Tadın yangın azabını" denilir.

Ayrıca Muhammed cehennemi tarif ederken, cehennem ateşinin dünyada ki ateşe göre tam 69 kat daha sıcak olacağını söyler;

Resulullah (sav): "Yaktığınız ateş var ya, bu cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür!" buyurmuşta. (Yanındakiler): "Zaten bu ateş, vallahi (asileri cezalandırmaya ahirette) yeterliydi" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "Cehennem ateşi öbürüne altmış dokuz kat üstün kılındı. Her bir kat'ın harareti, bunun mislindedir."

(Buhari, Bed'ü'l-Halk 10; Müslim, Cennet 29; Muvatta, Cehennem 1; Tirmizi, Cehennem 7)

Yazının buraya kadar olan bölümünde ne öğrendik?
1) İnsanların boynuna demir halkalar geçirilecek.
2) Zebaniler ellerinde demir topuzlarla insanların sırtlarını kamçılayacak.
3) Cehennem ateşi dünya ateşinden 69 kat daha sıcaktır.

Şimdi asıl sorun burada başlıyor. Örnek olarak bir mum düşünelim.. Mum ateşi , ortalama 1000 derece ısı sağlamaktadır.
(mumdan muma değişir 600 - 1400 Kaynak Bknz. Candlelight)

Muhammed "Yaktığınız ateş var ya, bu cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir cüzdür!" dediğine göre, cehennem ateşinin en az 70000 derece olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bildiğimiz diğer bir bilimsel gerçek ise demirin erime noktasının 1538 °C olduğudur. (Kaynak: Bknz. Demir)

Müslümanlara sorum şu; 70000 derece sıcaklıkta erimeyen bir elemente demir demek, kimyasal ve bilimsel anlamda ne kadar doğru olabilir? (rezilullah)

Yer çekimi Ve Ellah

Mülk 19: Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahman tutuyor. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görendir.

Üstte ki ayetten çıkan sonuç şudur ki;"Kanatlariyla uçan kuşları havada Allah tutuyor."Peki Allah kanatsız kuşları havada tutamaz mı? Resim Niçin kanada gereksinimi var? Ya kanadı kırık kuşlar? Ellah istese onlarıda havada tutabilir mi? Devekuşları'na ne diyelim peki? Devekuşları Ellah'a ağırmı geliyor? Onlarin da kanatlari yok mu? Ya melekler? Onlarin neden kanatları var? Ellah yer çekiminden etkilenmeyen melekler yaratmaktan aciz midir? (#)

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:21 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Kur'anı Nasıl Anıkladılar
Muhammet, henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekkenin tahsil görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan sonra, muhalifler ona karşı, hayır ! bu bilgileri daha önce kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin allahla ilgisi yoktur gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl 103 ayeti ortaya çıkıyor. Ayet şöyle: Nahl: 16/103. And olsun ki Ona elbette bir insan ogretiyor dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancidir, Kuran ise fasih Arabcadir..Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli müfessirlerin yorumlarına bakalım:


1.Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor: Mekke’de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı idiler. Adları Yesar ile Hayr idi. Bunların birçok kitapları vardı. Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, “Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de adı geçen kölelerden almıştır. Allah’ı ise işini sağlama almak için kullanıyor” demeye başladılar. Bu yüzden, nahl Suresi’nin 103.ayeti cevap olarak indi.

2.Carullah Zamahşerinin El-Keşşaf adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiul Beyan adlı tefsirinde Nahl 103 ayeti için şöyle deniyor:Mekke’de Tevrat ve İncili çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Aiş ya da Yaiş adında bir demirci vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhaklif olanlar, muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl 103 ayeti indi.

3. İmam Suyuti, Lübabün-Nükul adlı eserinde, Nahl 103 ayeti için şöyle diyor: Mekke’de Belam adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider, kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke’de Yesar ve Cebr adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları olduğunu ve Muhammed’in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden yararlandığını kaydediyorlar. Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler, Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allahtan değil; adı geçen kişi veya kişilerden alıyor demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl 103 ayeti indi.

4. Kadı Beydavi, Envarüt Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor: Mekke’de Amr bin Hadreminin bir kölesi vardı. Adı Cebri Rumi idi. Kimileri, bununla birlikte Yaser adında bir kölenin daha olduğunu söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb’ın kölesi Aiş olduğunu belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif gruplar, muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor, Allahı ise toplumu etkilemek için kullanıyor şeklinde eleştiriler yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl 103 ayeti indi.

5. Nesefi, Medark adlı tefsirinde şöyle diyor:Huveytıb’ın Aiş ya da Yaiş adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi’nin kölesi olduğunu ileri sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil’i çok iyi bilirlerdi. Muhammed, daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi. Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya başladılar ve Kuran’ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu, Muhammedin aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi.

6. Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor: Mekke’de Tevrat ve İncili çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas, kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel’am diyor. Muhammed, sık sık uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar zaman içinde ‘Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler vardır’ demeye başladılar. Kimileri de, ‘Aslında Kuran’ı, çok açıkgöz olan Hatice muhammed’e öğretiyor; fakat kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammedi öne çıkarıyor, yani Kuranın baş aktörü Haticedir diyorlardı. İşte, bütün bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.

7. Bazı kaynaklar da, Nahl 103 ayetinde kendisinden söz edilen ve Muhammedi etkileyen kişinin aslında Selmanı Farisi olduğunu, ayetin'de ı iddiaları reddetmek maksatıyla indiğini yazıyorlar. Acaba, iddia edildiği gibi, Selmanı Farisi olsun, diğerleri olsun- gerçekten adı geçen şahıslarda Kuranı ortaya çıkrabilecek bilgi birikimi var mıydı, yoksa bu görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar:Selman-ı farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi Iranda Zerdüştlükte zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine bakardı. Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak’a geçmişti.

Bu süreç içerisinde en az 10 Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında kalıp, onlardan ders alarak kendisini dinler konusunda son derece iyi yetiştirmişti. daha sonra muhammed ile buluşup ilişkilerini derinleştirerek nihayet Islamiyete geçmişti. öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında Medinede meydana gelen Hendek savaşında medine’nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım fikrini ortaya atarak, müslümanların savaşı kazanmalarını sağlamıştı. Ali, onun hakkında selman tüm ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi demiştir. selman’ın arkadaşları da kendisi için, selman lokman hekim gibiydi diyorlardı. Ebu Hüreyre, selman, hem Kuran’da hem de İncilde uzman bir insandı demiş. Selmanı Farisi, başarılarından dolayı, Medayına vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında, Selmanın kavradığı bilgiler için en az 250 yıllık bir zamana ihtiyaç vardır. halbuki selman 70-80 yıl yaşamıştır diyor. muhammetde onun hakkında, selmanı farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır demiştir. (selman ile ilgili bilgiler için birkaç eser: Belazuri, Ensabü’l Eşraf, 2/128; Askalani, el-İsabe, No: 3359 ve Tehzib-i Tehzib, 4/139; İbnü’l Cevzi, Sıfat-ı safve, 1/270; İbn-i Esir, Üsd… No:2149; İbn-i Seyyidi’n Nas, Uyunü’l Eser, 1/17; İbn-i Abdi’l ber, İstiab…, No: 1014).

özetlenecek olursa !!

1. Muhammed’in arkadaşlık kurduğu insanların yahudilik, Hristiyanlık ve Zerdüştilik hakkında geniş bilgi sahibi olmaları, ister istemez, Muhammed’e bu insanlardan öğrendiklerini yorumlayarak Kuran’ı hazırladığını akla getiriyor. Ayrıca, Muhammedin de Yahudilik ve Hristiyanlık’ın doğduğu coğrafi bölgede doğması, Tevrat-İncil-Zerdüştilik kültürünün hakim olduğu bir çevrede yaşaması ve Kuran’da bu inançlardan alıntuılar bulunması Kuran’ın Muhammed tarafından hazırlandığını gösteriyor.

2. Muhammed’in iki kez Şam tarafına gidip rahip Bahira ve rahip Nastura ile ayrı ayrı uzun görüşmeler yapmış olması da Kuran’ın Allah’tan değil de edinilen bilgiler ,ile insan tarafından hazırlandığı tezini güçlendirir.

3. Muhammed’in üst düzeyde yönetci olan bir ailenin çocuğu olmasının, kendisinin kültürlü bir insan olarak yetişmesine imkan veriyor. Kültürlü bir insan da Kuran gibi bir kitabı hazırlayabilir.

4. Çok zeki bir insan olan Muhammed’in bir ara içine düştüğü ekonomik darlık nedeniyle çobanlığa başlaması, ve bu nedenle amcası Ebu talib’in kızını Muhammed’e vermemesi, Muhammed’in mevcut düzene karşı çıkmaya teşvik etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

5. Muhammed’in, öz Arapça öğrenmesi içim süt annesine verilmesi ve sonuçta Muhammed’in çok mükemmel bir şekilde Arapça öğrenmesi, onu dil bilgisi ve edbiyat alanında yetkin birisi durumuna getirmiştir. Kuran’daki dilbilgisi kurallarına titizlikle uyulması, bunun bir sonucudur. Kuran, ancak ve ancak Muhammed’in ortaya çıkardığı beşeri bir eserdir.

6. Muhammed’in henüz 20li yaşlarda iken, Hilfül Fudul gibi insan hakları teşkilatlarına girmesi ve bu tür toplumsal çalışmaların kendisine yetkinlik kazandırması, 40 yaşına geldiğinde peygamberlik iddiası için kendisibne yeterli güç ve ilhamı vermiştir.

Muhammedin Rahip Bahira ve Nastura ile görüşmesi
Şu da bilinmelidir ki, Muhammed iki kez Şam tarafına gidip orada Rahip Batira ve Rahip Nastura ile ayrı tarihlerde görüşmüştür Bu görüşmeler esnasında çok önemli sohbetlerde bulunulduğu tarihi kaynaklarda mevcuttur (İbn-i Sad, Tabakat-ı Kübra, 1/62; Kastalani, el-Mevahib, 1/101). Gerçek bu iken, Muhammed’in yeni bir oluşum için onlardan da yararlandığı söylenebilir. Hatta bu görüşmenin, Muhammed üzerinde yaptığı etkiyle ilgili özel kitaplar bile yazılmıştır. Mesela, 1988 yılında Paris’te yayınlanan Kuran’ın Yazarı Hıristiyan Keşiş Bahira Efsanesi adlı yapıt, bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Bu yapıtta, “Muhammed, bilgisinin Tanrı’dan değil; Keşiş Bahira’dan almıştır deniyor. Kaldı ki, Muhammed’in ticaret amacıyla 12 ve 25 yaşlarında iken bir-iki kez Şam tarafına gittiği ve adı geçen papazlarla dini konularda sohbet ettiği bilinen bir gerçektir.

Kuran’ın Tevrat ve İncil ile ilişkisi
Muhamed zamanında hem Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri; hem de şu anda var olan Tevrat mevcuttu, bunlar yeni bir oluşum için kaynak olarak vardı. Zaten, Kuran’da var olan sosyal içerikli temaların hemen hemen hepsi, Tevrat’ta da vardır. Elimizde var olan Tevrat kitabı, MÖ 6.asırda “Azra” adında bir kahin tarafından yazılıp bugünkü durumunu almıştı. Yani, Muhammed’den 10 asır önce Tevrat yazılı hale getirilmiş ve bugüne kadar korunan bir belge olarak devam edegelmiştir. Aynı zamanda, bugün var olan dört İncil de MS 325 yılında bin kişilik ruhani bir meclis tarafından son şeklini almıştı. Böylece, bu kitaplar da, o günkü toplumun ve dolayısıyla Muhammed’in kullanımına hazır durumdaydı. Özellikle Tevrat’ın Kuran’ın oluşturulması üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğu gözlenmektedir. Bu konuda somut birkaç örnek vermek gerekirse, Ebu Hüreyre şöyle demektedir:Ehli Kitap (Yahudiler), Tevrat’ı İbranice olarak okur, bize de Arapça olarak açıklamasını yaparlardı. Buna karşı Muhammed bize, ‘Siz onları ne doğrulayın, ne de yalanlayın’ diyordu. (Tecrid-i sarih, Diyanet tercemesi, No: 1679).

Bir diğer örneği de Halife Ömer’den dinleyelim:Ehli Kitap kendi aralarında Tevrat okurken, ben de onları dinlerdim. Gerçekten Kuran ile Tevrat arasında herhangi bir fark görmezdim (vahidi, eshabı nüzul, bakara 98) Gerek bu ifadeler, gerekse Kuran ile Tevrat’ın birlikte incelenmesi halinde ortaya çıkacak olan tıpatıp ortak noktalar-benzerlikler gösteriyor ki gerçekten Kuran’ın oluşturulması sırasında Tevrat kültürü fevkalede ekili olmuştur. Söz, Tevrat ile Kuran arasındaki benzerliklerden açılmışken, bu benzerlikleri, bazı somut örneklerle açıklamakta yarar var.


Örneğin
1. Boy abdesti. İslamiyetten önce hem Arapların inançlarında, hem de Tevrat’ta (Yahudilik’te) mevcuttu. (İbn-i habib, Muhabber, s.319; Halebi, İnsanü’l Uyun, 1/425 ve Tevrat, “Levililer” Bölümü, 15/16-18).

2. Namaz da İslamiyet’ten önce vardı. Hatta, bugünkü gibi günde beş vakit kılınıyordu. İsimleri, Şaharit (sabah namazı), Musaf (öğle namazı), Minha (ikindi namazı), Neilat Şerarim (akşam üstü) ve Maarib (akşam namazı) olarak halk arasında kullanılıyordu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism)

3. İslamiyet’ten önce Cuma Namazı var olup,Arube adıyla bilinirdi. Bunu, Muhammed’den önce Kab bin Lüey oluşturmuştu. Ayrıca, namazın daha önce var olduğu Kuran’ın birçok ayetinde de bulunuyor. (Ali İmran 39, İbrahim 40, Meryem 31 vb.) Diğer taraftan, günlük namazların cemaatle kılınması geleneği, Muhammed’den önce Yahudilik’te uygulanıyordu. Ancak onlar, namazın kılındığı mabede cami değil, havra diyorlardı. Yahudilerde, cemaat kavram yerine minyan kullanılıyordu. Hatta, namazın cemaatle kılınmasına çok önem veriliyordu ve bir namazın cemaatle kılınabilmesi için 13 yaşını tamamlamış en az 10 erkeğin katılımı zorunluydu. (Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.226-227.) İslamiyet’te varlığı en başta Kur’an ile (Nisa-43) sabit olan Teyemmüm (toprakla temizleme usulü), bile daha önceden gelen bir uygulamadır. Su olmadığında, cünup halinde Yahudiler bu yönteme başvuruyorlardı. (İslam Ansiklopedisi, Wensinck, M.E.B. Tercemesi, Teyemmüm madesi, 12/1-223).

4. Muhammetten önceki dönemlerde Araplar tarafından kutlanan iki önemli bayram geleneği vardı. 21 Martta Nevroz, 22 Eylülde Mihriban bayramları kutlanıyordu. Muhammed döneminde, bu bayramlar müslümanlara yasaklanarak, bunların yerine Ramazan ve Kurban bayramları getirildi. Böylece, iklim değişikliklerini haber vermesi nedeniyle, tarımsal faaliyetler açısından da rasyonel bir yarar sağlayan Nevroz ve Mihriban bayramları, sadece dinsel içeriği olan bayramlar ile değiştirildi. Böylece, bayramların da Islamiyetin getirdiği yeni bir gelişim olduğundan söz edilemez.

5. İslami bir gelenek olduğu sanılan yağmur duası da daha önceden vardı. Bakara suresi’nin 60.ayetinde bu konuya değinilmiştir.

6. İslamiyette kadınların kulandığı başörtüsü, Yahudilik ve Hırıstiyan kültüründen gelen bir adettir. Hatta, Yahudilik öncesinden bile gelen bir adettir. Yahudi kadınların, özellikle bir ibadeti izlerken, başlarını mutlaka örtmesi gerekiyordu. Bu onlar için bir zorunluluktu. Kadınların başörtüsü takması, Hıristiyanlık’ta da önemliydi. (Abdurrakman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.227; Örneğin; Pavlus’un 1.Korintoslulara mektupları, 11/3-8).

7. İslamiyet’te bazı önemli durumlarda var olan iki namazı birleştirme (Cemu takdim, Cem’u tehir) gibi detayların geçmişi bile Hz. İbrahim dönemine dayanır. Dolayısı ile, bu da Muhammed tarafından getirilen bir yenilik değildir.

8. İslamiyet’ten önceki gelenekler ile, kişinin kendi annesi, kardeşi, teyzesi, halası, üvey annesi ve eşi henüz hayatta iken baldızı ile evlenmesi yasaktı. Tevrat’a göre, bunlara uymayan kişi idam ile cezalandırılırdı. Bunlar da Kuran’da aynen kabul edildi. (Örneğin, Nisa suresi 23.ayet). (Tevrat, “Levililer” Bölümü, 18/6-24 ile 20/11; İbn-i Habib, Mubber, s.325-327 ve Munammak, s.21; Yakubi tarihi, 2/15; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, s.50; Belazuri, Ensaül Eşraf, 1/87; Isfehani, el-Ağani, 3/152).

9. İçkinin verdiği zarar göz önüne alınarak, konuyla ilgili yasak Muhammed’den önce de uygulanıyordu. Bu yasaktan Tevrat ve İncil’de de söz edilir. Ayrıca, Muhammed’den önce Osman bin Maz’un, Kus bin Saide, Hz.Ali, Varaka, Ebu Zer ve Zeyd bin Amr yasak koymuşlardı.

10. Oruç ibadetinin Muhammed’den asırlar önce var olan bir adet olduğunu Kuran zaten yazıyor. (Bakara 183). Hatta, o zaman Orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi aya göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, Ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik, s.409)

11. Kandil geceleri, İslamiyet’ten önceki dönemlerde vardı. Örneğin, Yahudiler’deki “Roş ha şana” kandili, Tişri ayının birinde başlayıp iki gün devam ederdi. Yahudilerin inançlarına göre, bu iki günde kainatın ve insanın kaderinin yeniden tayini söz konusuydu. Tıpkı, Islamiyet’teki Kadir ve Berat kandilleri gibi. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi, s.230.)

12. İslamiyetteki Kuranı hatmetme, hatim indirme adeti de Yahudilik’ten alınmadır. Yahudilikte, simra tora adıyla anılan bu gelenekte Tevrat her yıl bir kez hatmedilir ve bunun sonunda da bayram yapılırdı. (Abdurrahman Küçük-Günay Tümer, Dinler Tarihi)

13. İslamiyet’te her ayın 13, 14 ve 15.günlerinde oruç tutulmasının sevap olduğuna inanılır. Bu günlere “Eyyam-ı Biz” denir. Bu adet de Yahudilik’ten alınma bir adettir. Muhammed, “Kim ayın bu üç gününde oruç tutarsa, sanki senenin tüm günlerinde oruç tutmuş gibidir” demiştir. (Tevrat, “Levililer”, 23/4-6; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, 601 numaralı hadisin şerhi, 4/152; Sünen-i Ebu Davut, Savm-68, No:2449; Sünen-i Nesai, Savm-84, No:2419-2425; İbn-i Mace, Savm-29).

14. İslamiyet’ten önceki dönemlerde de, bir kadın kocası tarafından üç kez boşanırsa, artık birbirlerinden ayrılmaları zorunlu olurdu. İslamiyet, bu geleneği de almıştır. (Bakara 229 ve 230). Ayrıca, Hacda Kurban kesmek, Şeytan taşlamak, senenin 12 ayından dördünün hürmetli aylar olarak kabul edilmesi, ölen birisinin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması, verasette kız çocuklara erkeklerin aldığı payın yarısının verilmesi vb. gibi adetler, İslam’dan önce de geçerliydi. (Örneğin İbn-i Habib, Muhabber, s.309-324; Halebi, İnsanü’l Uyun, Batn-ı Nahle bölümü).

15. İslama göre hırsızlık yapan birinin cezalandırılmasındaki yöntem ve hukuki düzenlemeler de Kuran’ın ortaya attığı yeni bir olay değildir. Bunlar, eskiden beri var olan düzenlemelerdi. Erkeklerin sünnet olmaları, yeni doğan çocuklar için Akika denilen kurban kesilmesi, kadınlarla ilgili “iddet” (kadının eşinin ölmesi durumunda yeniden evlenmesi için belirli bir süre beklenmesi zorunluluğu) ve erkekle kadın arasındaki özel ilişkilerin belli bir düzlemdeki yasalarını ifade eden “zihar”, “ila” gibi adetler daha önce de vardı. (Tevrat, “Tekvin” Bölümü, 17/11-14; Kuran, Maide Suresi 38.ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 329; İbn-i Esir, Üsd-ül Gabe, No.7527-7530; Alusi, Büluğü’l Ereb, 2/50; Taberi Tefsiri, 23/76).

16. Çalışanın alınterinin kurumadan ücretinin ödenmesi prensibi, Muhammed’in hadislerinde vazedilen bir düzenleme olarak sanılırsa da, bu düzenleme Tevrat’tan alınmadır. (Tevrat,Tesniye bölümü, 24/14-15).

17. Kur’an’da var olan bütün İsrailoğulları peygamberlerinin tüm efsaneleri, Tevratta kapsamlı biçimde anlatılmaktadır. (Örneğin İbrahim,Musa, Eyüp, Davut, Süleyman gibi).

18. Kesilmeyen bir hayvanın (leş) etini yemek, Islamiyetten önce de haram idi. (Tevrat, Levililer 22/8).

19. Mekke’nin harem bölgesi (hürmetli şehir) sayılması, İbrahim’den beri gelen bir gelenekti.

20. İslamiyetteki köleyi azad etmek geleneği, Islamiyet öncesinde de vardı. (Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi).

21. Zekat verilmesi de Islamiyet öncesinde var olan bir adetti. Bu durum, Kuranın kendisinde bile yazıyor. (Hz. İsa ile ilgili Meryem suresi 31.ayet, İsmail peygamber ile ilgili Meryem suresi 55.ayet, Hz.İbrahim ile ilgili Enbiya suresi 73.ayet).

22. Kabeyi örtme geleneği Islamiyetten önce de vardı (Moğultay, el-İşare, s.49; Moğultay, bu kaynağında şu eserlerden alıntı yapmıştır: Askeri, el-Evail, 16; Süheyli, Revdül Unuf, 1/146; İbn-i Kuteybe, el-Maarif, 551; İbn’il Cevzi, Telkih, 446; Suyuti, el-Vesail, s.84; İbn Hazm, Cemheretü’l Ensab, s.189).

23. Yanlışlıkla öldürülen bir insanın kan bedelinin 100 deve olması, Islamiyet’ten önce de var olan bir gelenekti.

24. Farklı inançlarda olan insanların evlenmesine getirilen kısıtlamalar, Islamiyete Yahudilikten alınmıştır. (Tevrat, Tekvin, 34/1-26; tesniye 7/3; Bakara 221)

25. Erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi de Islamiyete, yahudilikten alınmış bir adettir. (Tevrat, Tekvin, 16/1…,29/17, 32/22; 2.samuel, 25/40; 1.Krallar, 11/1; Kuran, Nisa-54, Ra’d-38, Ahzab-38, Sad-23, 24, vb.)

26. Islamiyet’te herhangi bir davanın ispatı için gereken iki erkeğin şahitliği adeti de İslamiyet öncesinden gelmektedir. (Tevrat, “Tesniye”, 17/16, 19/15; Kuran, bakara-282; Yuhanna İncili, 8/17; Matta İncili, 18/16).

27. Kuran’daki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara.. şeklinde ifade edilen ceza biçimleri de Tevrat’tan alınmıştır. (Tevrat, “Çıkış”, 2/23-25, Levililer, 24/17-20, Tesniye, 19/21; Kuran, Maide-45).

28. İslamiyet’te yemin, ancak Allah’ın adı ve sıfatları ile geçerlik kazanır. Bu gelenek de Tevrat!tan alıntıdır. (Tevrat, Tesniye 20/20).

29. Kuran’a göre, Allah’a şirk koşmanın cezası çok ağırdır. (Nisa suresi 48 ve 116.ayetler). Bu inanç, Tevrat’ta da bulunmaktadır. (Tevrat, “Çıkış”, 22/20, Tesniye 17/2-7).

30. Yol kesenlere ve dine göre terör sayılan hareketlere katılanlara ve yer yüzünde fesat çıkaranlara Islamiyet’ten önce de ağır cezalar verilirdi. Kuran’a da bu adetlerden alıntı yapılmıştır. (Kuran, Maide Suresi, 33,ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 327).

31. Dicle ie Fırat’ın çok önemli iki nehir olduklarıda Kuran'a Tevrattan yapılmış bir alıntıdır. (Dicle ve Fırat hikayesi için kaynakça: Tevrat, “Tekvin” Bölümü, 2/13-14; Tecrid-i Sarih, Diyanet Tercemesi, No:1551; Buhari-Müslim, el-Lülüü vel Mercan, No: 103; Buhari, Bed’ü’l Halk, 6; Menakıb-ı Ansar, 42; Eşribe, 12; Müslim, İman, No:164, Cennet, No:2839 ve diğer hadis kaynakları).Burada, Tanrı’nın hem Tevrat’ta, hem de Kuran’da aynı nehirlere önem vermesi dikkat çekicidir. Dicle ile Fırat Ortadoğu bölgesi için önemlidir ama, örneğin Amerika kıtasında yaşayan insanlar için önemli değildir. Onlar için Missisippi nehri daha önemli olmasına rağmen, Tevrat ve Kuran’da ne Missisippi, ne de Amazon gibi diğer önemli nehirlerden bahis yoktur. Tanrının peygamberleri doğadan örnekler verirlerken, her seferinde Orta Doğu coğrafyasını esas almışlardır. halbuki madem ki İslam dini evrenseldir, ve o ki ille de onun kutsal kitabında bir dağ ya da nehir işleniyorsa, o zaman dünyanın her coğrafyasından bunlar için örnekler verilmesi gerekmez miydi?

32. Nuh Tufanı efsanesi de Kuran’ın birçok ayetine tevrattan alınmıştır. Aslında, bu efsane, Tevrata da sümerlerin çok tanrılı dininden gelmiştir. 1862′de Nineva-Musulda bulunan bir Sümer tabletinde Nuh Tufanı anlatılmaktadır.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:22 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Muhammed ve arkadaşları Kuranı nasıl hazırladılar?

Kendisini tanrı elçisi olarak ilan eden Arabistanın Kureyş Kabilesinden Muhammedin, okur-yazar olmayan birisi olduğuna inanılır. Islamiyetin kitabı Kuranın, Tanrı (el-ilah) tarafından gönderildiğini savunanlar, okur-yazar olmayan birisinin nasıl kitap yazabileceğini sorarak, Kuran’ı Muhammed’in yazmadığını güya savunmaktadırlar. Muhammed, okur-yazar olmasa bile, kör ya da sağır da değildi ve kendisine anlatılanları Kurana koyacak kadar becerikli idi.. Kendisine kimler yardımcı oluyordu hazırladığı kitap için.Turan Dursun un Din Bu adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel’am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler. Ilhan Arsel’in Şeriattan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed’in diğer öğreticileri (yardımcıları) olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm’ın adları geçer. muhammed katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret’in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit’e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir.

Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer’in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbni Sa’s gibi (ya da benzeri) kaynakların bildirmesine göre, Selmanı Farisi, Iranlı bir Mecusî iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye’ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi’ye satılmış ve onun tarafından Medine’ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed’e başvurup da onun tarafından satınalınmasıyla İslam’a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed’e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed’e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede’e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.

Abdullah İbn-i Selama gelince, Tevratı en iyi bilen yahudi’lerden birisiydi. Muhammetin Medineye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Muhammed’e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, “Cennetlik olan on kişinin onuncusu” olarak tanımlamıştır. (Sahih-i Buhari c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.) Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, “kıssa”ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran’ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir.

Kuranın okur-yazar olmayan Muhammed tarafından hazırlanması bu şekilde mümkün olmuştur. nevarki muhammedin kuranı, daha sonra bizzat halife Ebu Bekir tarafından yaktırılmış ve sonra da değişikliğe uğramıştır. muhammed, allahin sözü olduğunu iddia ettiği Kuranı nasil ve kimlerle yazdı, Hristiyanlik, Musevilik, tarih ve efsanelerden alintilar yaparak celiskilerle dolu Kuran’i nasil yazdı? Muhammedin öğretmenleri Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, Iranlı Selman. Konuya iliskin Kurandaki Tanrı, her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor: And olsun ki biz, onların, ona bir insan öğretiyor kesinlikle. Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur’an), apaçık bir Arapçadır. (Nahl 103) Bundan sonraki ayetlerde, inanmayanlar korkutuluyor, yalancı, iftiracı olarak nitelendiriliyor ve işkenceli bir cezayla cezalandırılacakları bildiriliyor. Ayette Muhammede öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, Arap olmadığı, yabancı olduğu belirtiliyor.

Yunanlı Bel’am, Yaiş kimilerine göre, Muhammedin öğretmeni bir Yunanlı köleydi. Bel’am adında bir köle. ibn Abbas anlatıyor: Peygamber, Mekke'de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı Puta tapardı. Adı da Bel’am’dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. Muhammed’e her şeyi öğreten Bel’am’dır diye konuştular. (Taberi, Cami’ul-Beyan, 14/119) Ya da Yaiş’ti üzerinde durulan köle. Bel’am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. Yaiş, Muhammede öğretmenlik yapıyor deniyordu.

Ya da, Muhammed’e öğreticilik eden köle, Cebr idi. Ya da, Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS.Hadrami’lerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr’di” diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle:Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, ‘Muhammed, bunlardan öğreniyor..’ dediler.” (Taberi, 14/119)Fahruddin Razi’nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb’ın kölesi Addas. (Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50)Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammed’le ilişkilerine bakışlar değişik açılardan:

Müslümanların bakışları ve savları başka putatapar dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka. Müslümanlardan kimine göre: Muhammed’le köleler arasında bir öğretme ve öğrenme ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed’di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed’se öğreniyordu onlardan. Müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, okuma ve dinlenme ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, peygamber de dinliyordu yalnızca. Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor: Dillerini bilmiyorduysa, Muhammedin bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammedin dinlemesinin ne yararı oluyordu? Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil.

Iman nereli? Muhammed’in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu: Iman, Yemenlidir. Bu hadis, Buharinin e’s-sahih inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadise göre, hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemenlidir.Dahası: Fıkıh da Yemenlidir hadise göre. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Iman/81-91, hadis no:51-52.Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan “mutevatır hadis”ler arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu’l-Feyz Muhammed, Lukatu’l-Lai’l-Mütenasire Fi Ahadisil Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10)Kimi yorumcu, buradaki Yemeni, birtakım zorlamalı yorumlarla, Mekke ve Medine olarak göstermeye çabalar. (Tecrid,1362 no.lu hadis,Kamil Miras’ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında Yemenliler den de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemendir. Demekki, bu hadise göre, imanı'yla, hikmetiyle ve fıkhıyla (buradaki fıkh, sözlük anlamında olmalı) Islam yabancı kökenlidir, Yemenlidir.

Muhammete öğreten, Iranlı Selmandır ya da kimileri de, Nahl 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşündedir. Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman’ın, Muhammed’le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. müslüman olması, Selmana çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, kölelikten kurtulmayı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları.Ya da, sözü edilen yabancı önce müslüman olup sonra Islam’ı bırakan bir vahiy katibidir.Bunu ileri sürenler de var. Vahiy katibinin başına gelenler: Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammedle işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islamı. Ve bir de açıklama yapar: Muhammed’e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kuran’a vahiy olarak yazılıyordu.Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed’in adamları şunu yayıyordu. Bu olay, Tanrının gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrıyı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı’dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. Ibret almak gerek.Gerçekten de adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu.

Muhammedin arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı:Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan’dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. ''Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez'' demeye başladı. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabul Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477)

Enes'in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşlr adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık.Bu adamın söylediğini söylemiş, yani ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor..demiş, muhammedin Tanrı’dan falan vahiy almadığını söyleyerek, Islam’ı bırakmış birisi daha vardı. Ebu Serh Oğlu Sa’d Oğlu Abdullah. ama onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense.

Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman’ın süt kardeşiydi. Ve Osman’ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu. Muhammede ögreten Tanrı değil, insandır diyenlere, ayette verilen yanıt, ne ölçüde doyurucu? Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle:

1) Muhammed’e öğrettiği söylenen kişi, Arab değildir, yabancı biridir.
2) Kur’an’sa apaçık Arapça’dır.
3) Öyleyse, Muhammede sözü edilen kisi ögretmis olamaz.

Oysa, Arapça’yı bilen yabancı biri de Muhammede eskilerin söylencesinden, Tevrattan, Incilden, başka kutsal metinlerden birtakım bilgiler verebilirdi. Ileri sürülen de bu. muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, apaçık arapça diye nitelenen Kuranda; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumil Kur’n, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185)Kuran’da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da “Muhammed’e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği” yolundaki savı desteklemez mi? Muhammed’e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da ögretmiş olabilir.

islam için çok önemli bir kaynak, Müseyime'dir. Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da kezzab yani çok yalancı demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı müslimdi. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. Islam ve müslim sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir.Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, Rahman, Yemame Rahmanı diğer adıyla yemameli Rahman da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç.Bir başka ilginç olan da, Mekke’lilerin, Muhammed’e söyledikleri şu sözler:bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemamedeki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı’ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman’a inanmayız. (Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta’lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981)
Mekkeli lerin bu söyledikleri nedensiz miydi?Müseylime, daha doğrusu Müslim, bir başka adıyla Rahman, Yemame’nin Hanifeoğulları kabilesindendi.

Ilgiç üç ad: Müslim, Hanife, Rahman.Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kuranda islam inanırlarının, müslimlerin ad babası olarak tanıtılan Ibrahim (Hacc78) için hem Hanif hem de Müslim denir. (Bakara135; AliImran:67,95; Nisa:125; En’am:161; Nahl:120,123.) Peygamber olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile yıldız tapımı demek olan Sabiilik Dini’nin“peygamberi ydi. Islam kaynaklarından yaptığımız incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Buhari,e’s-Sahih,Kitabu’t Teyemmüm)

Sabi'liğin dili Süryance idi. Allah, Kuran, Furkan, kitab, melek ve daha bir çok sözcük gibi Islam, müslim, hanif, ve Rahman da bu dilden geliyordu. (Aziz Günel,Türk Süryaniler tarihi, diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery,The Foreign Vocabulary of the Quran,Kahire,1938,s.12 ve ötk.)Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, Sabiilik adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu’da Müslimleri ve Hanifleri içine alıyordu. Önce, Müslimler vardı, sonra Hanifler”kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun peygamberiydi. Işte, Yemame Rahmanı diye ünlü Müslim (Müseylime) ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda bilgi Eren Kutsuz-Turan Dursun, Saçak Dergisi, Subat 1988,sayı 49)

Yemame Rahmanı, Muhammedin yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir. yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammedin öğretmenleri olabilirler. Furkan 4.ayete göre, Muhammetin yardımcılarından, yani öğretmenlerinden kavm, yani topluluk diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: Inkar edenler, Bu Kuran Muhammetin uydurmasıdır ona başka bir topluluk yardım etmiştir'' diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. Kuran öncekilerin masallarıdır, başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır dediler. Ey Muhammed, de ki: Onu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir. (Furkan 4-6)Buna göre, Kuranın uydurma olduğunu söyleyenler şunları da söylüyorlar;
1)Muhammed’e bir topluluk yardımcı oluyor
2)Muhammed, Kur’an ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor
3)Muhammed’e sabah akşam okunuyor
4)Ayetler, eskilerin masallarından oluşuyor.

buna karşılık, Kuranın cevabı şudur:Yalan ve haksızca iddia. Kuranın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir. Hars Oğlu Nadr, Muhammedin kendisini Tanrının elçisi yani Tanrıyla insanlar arasında yer almış, tanrının bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve Kuran ayetlerini sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti: Sakın inanmayın bu adama. tanrıdandır diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim. Iran krallarına, Iranlı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Taberi, Camiul-Beyan)

Nadr haklımıydı? Eskilerin masallarından varmıydı Kuranda? Bilindiği gibi, Kuranda kıssa denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil’lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat’tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, Nuh Tufanına ilişkin öykü, Gılgamış Destanında hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir.Mekkede, Medinede ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların söylencelerini, kutsal metinlerini bilenler az değildi.

muhammetin özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel’am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iranlı Selmanda bunlardan. bunların ya da başkalarının, Kuranın oluşması için Muhammete yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, tanrının, insanlara gökten mesaj göndermesi ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan iman kabul eder.

Not: muhammedin kurani hazirlarken yararlandığı ve islamiyete koydugu eski arap gelenekleri ve adetleri hakkinda başka bir konu içinde paylaşmayı umuyorum. Kaynakça:Turan Dursun, Bir Tabu Yıkılıyor, Din Bu kitaplar serisi ve Arif Tekin, Kuranın Kökeni. (Alıntı)

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:23 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Araplarda doğan kız çocuklarına ad koyma

Arap geleneğinde kadınlar nasıl ad alır biliyor musunuz? Araplarda cinsel ayrımcılık sorunu, yalnız kadını örtmek veya açmak değil, sorun kimlik ve kişilik sorunudur. Araplar kadınların adları, kişilikleri üzerinden verilmez ve konulan adları, özlerini değil sürü içindeki yerlerini sıralatır. Kadınlara ya numara, ya da tip ve fizyolojik görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir. Örnekler;

1- Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda arap rakamlarında bir rakamını ifade eder.
2- Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza Saniye adı verilir (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında vermek gerekirse 'sultan mahmud-u sani.. yani ikinci Mahmut).
3- Tılte: Telat veya Türkçede selaseden türemedir 3. demektir. Bu isim Anadoluda pek görülmez ama Harranda Araplarda çok bulunur.
4- Raba. Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir. Anadoluda yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının adıdır.
5- Hamse: Arapça beş demektir Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadoluda pek bulunmaz.
6- Sitte: Harranda yaygın bir isim olan Sitte Arapça altı demektir.
7- Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok değişiklik geçirmiş Sabiha olmuş, İbrahim Tatlıses Sabuha ifadesi ile kullanmıştır.

Yediden sonra Araplar, kızçocuklarına yazı adı koyarlar, bu da "yeter" anlamına gelmektedir. Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de Ayşe adını koyarlar, eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur,bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşulur.

Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir ,Hadice Arapçada erken doğmuş prematür kız anlamına gelir.

Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir,fatma Arapçada süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir.

Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen Semra adı verilir. Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına gelen Zehra adı verilir, iyice beyaz ise Beyza adı verilir.

Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının Arabistanda veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.

Anadoluda kadın numaralandırılmaz ve sıfatla çağırılmaz, Türklerde ve Anadoluda kadın bir şahsiyettir, bir kimliğe sahiptir. Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Kibele'dir, Tanrıça'dır. Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı vya sıfatlı bir nesneden ibaret değildir. Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:23 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Hac (حَج) ile Hacc (حاج) sözcüğü
Cihadmı ? çapulcukmu adlı makalemizde, müslüman olmayan toplumlara savaş açarak islamı tebliğ etmenin kuran dışı olduğunu belirtmiştik. Peki bunun başka bir yolu yokmu? Elbette var. İşte bu noktada karşımıza hac kavramı çıkıyor. Hac kavramının tartışma anlamında olduğuna dair kurandan referanslar.
Bakara 76 Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle başbaşa kaldıkları zaman, "Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?" derlerdi.

Bakara 139 De ki: "Allah hakkında bizimle tartışmaya mı gireceksiniz? Oysa O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size. Şu kadar var ki, biz O'na ihlas ile sarılıyoruz.
Bakara 258 Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ona: "Benim Rabbim odur ki, hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman: "Ben de diriltir ve öldürürüm." demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!" deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Al-i Imran 20 Buna karşı seninle tartışmaya kalkışırlarsa de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim". Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: "Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Eğer İslâm'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.

Al-i Imran 61 Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim".

Al-i Imran 66 İşte siz böylesiniz. Haydi biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Enam 80 Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: "Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle tartışıyormusnuz? O'na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz?"

Mümin 47 Hele ateş içinde birbirlerini tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: "Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?" derler.
Allahın son Resulü o binayı turlayarak hac yapmadı
Tevbe suresi Allah'dan ve Resulü'nden bir ültimatomdur bu, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere:
Hacda iki zıt kutup vardır demiştim.Müminler ve müşrikler.Yukakarıdaki ayettegörüldüğü gibi bir tarafta Allahın resulü, diğer tarafta müşrikler
2- Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.
3- Büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah'ı yıldıracak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.
Resulullah ne yapıyor burda o binanın etrafını mı dolanıyor, yoksa müşriklere meydan okuyarak tartışıyormu? Burda karşımıza bir kavram daha çıkıyor.Büyük hac. Büyük hac olduğuna göre küçük hacda olur.

4- Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

Müslümanlarla yaptığı anlaşmaları bozan müşriklere ancak savaş ile meydan okuyarak hac/tartışma yapılır. Yani tartışmanın en son noktası Küçük olan hacda ise sadece mesaj iletilir

5- Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
6- Eğer müşriklerden biri aman dilerse, ona aman ver. Ta ki, Allah'ın kelâmını dinlesin. Sonra onu güvenlik içinde olduğu yere kadar gönder. Çünkü bunlar gerçekten de bilgisiz bir kavimdirler.
7- O müşriklerin Allah katında ve Resulü katında herhangi bir ahdi nasıl olabilir? Ancak yasaklara itaate göre antlaşma yaptıklarınız var ki, bunlar size karşı doğru durdukça siz de onlara doğru olun.

İBRAHİM VE İSMAİL HANİF Mİ, DUVARCI USTASI MI? (Begteginli) (Hanif) (Gislam)
Bakara 127 Ne vakit ki İbrahim, Beyt'in/sistemin temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.
Bu ayetteki beyt kelimesini mecazi olarak değil maddi anlamda alırsak, o zaman Put kıran Hz İbrahimi duvarcı ustası olarak kabul etmemiz gerekir.Hz İbrahim bir taraftan kutsallaştırılan cansız nesneleri kıracak, hatta bunun için ataşe atılacak, sonrada kalkacak put öyle olmaz böyle olur dercesine kupik bir bina yapacak,Yüce Allahta bunu onaylayarak ayetlerle bize haber verecek.Bu çelişki olur
Hz İbrahim salt estetik görünümleri için o putları kırmış olamaz Zaten bir sonraki ayetlerde bu beytin ne olduğunu anlamak mümkün Bakara128- Ey bizim Rabbimiz, hem bizim ikimizi yalnız senin için boyun eğen müslümanlar kıl, hem de soyumuzdan yalnız senin için boyun eğen müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster, tevbemize rahmetle bakıver. Hiç şüphesiz Tevvab sensin.
Bakara129- Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Azîz sensin, hikmet sahibi Sensin.
Bakara 130- İbrahim'in milletinden, kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir. Beyt bir bina değil, bir yaşam tarzı (sistem ) olduğunu bakara 130 daki millet kelimesi açıkça ortaya koyuyor. Sen onların milletlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar.De ki: "Allah'ın kılavuzluğu erdirici kılavuzluğun ta kendisidir."İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katında ne bir Veli'n olur ne de bir yardımcın. (Bakara 120)


"Yahudi yahut Hıristiyan olun ki doğruya kılavuzlanasınız." Dediler.De ki: "Hayır, öyle değil.hanif, İbrahim milletinden olalım.O, müşrik olmadı." (Bakara 135)
Güzellikler sergileyerek ve özü-sözü doğru bir halde İbrahim'in milletine uyarak yüzünü Allah'a teslim edenden daha güzel dinli kim olabilir! Allah İbrahim'i dost edinmişti. (Nisa 125)
De ki: "Beni, dosdoğru yola Rabbim iletmiştir. Güçlü, pürüzsüz bir dine, hanîf olan İbrahim'in milletine. Müşriklerden değildi o." (En’am 161)
Toplumunun büyüklük taslayan kodamanları dediler ki: "Ey Şuayb! Ya kesinlikle milletimize dönersiniz yahutta seni ve seninle birlikte inananları kentimizden çıkarırız." Dedi ki: "Ya istemiyorsak; zor ve baskıyla mı?" (Araf 88)
"Allah bizi, kurtardıktan sonra tekrar ona dönersek yalan düzüp Allah'a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah istemediği sürece, sizin milletinize dönmemiz söz konusu olamaz. Rabbimiz, bilgice herşeyi kuşatmıştır. Allah'a dayanıp güvendik biz. Ey Rabbimiz! Toplumumuzla bizim aramızda hak ile hükmet. Sen, çözüm getirenlerin en hayırlısısın." (Araf 89)
Yûsuf dedi ki: "Rızıklanacağınız herhangi bir yemek size gelmeden önce onun yorumunu ikinize mutlaka bildiririm." Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Ben, Allah'a inanmayan ve âhireti de tamamen inkâr eden bir toplumun milletini terk ettim." (Yusuf 37)
"Ve atalarım İbrahim'in, İshak'ın Yakub'un milletine uydum. Bizim herhangi birşeyi Allah'a ortak tutmamız söz konusu olamaz. İşte bu, Allah'ın bize ve diğer insanlara bir lütfudur. Ama insanların çokları şükretmiyorlar." (Yusuf 38)
Küfre sapanlar kendi resullerine şöyle dediler: "Ya tam bir biçimde bizim milletimize dönersiniz yahut da sizi yurdumuzdan mutlaka çıkarırız." Rableri de onlara şunu vahyetti: "Zalimleri muhakkak helâk edeceğiz." (İbrahim 13)
Daha sonra sana şunu vahyettik: Bir hanîf olarak İbrahim'in milletine uy! O, müşriklerden değildi. (Nahl 123)
"Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut da sizi kendilerinin milletine döndürürler. O takdirde bir daha asla kurtulamazsınız." (Kehf 20)
Hac 78- Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim'in milleti olan dinde sizin için bir zorluk çıkarmadı. Daha önce ve Kur'ân'da, Peygamberin size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'a sarılın. O sizin sahibinizdir.
"Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir." (Sad Suresi 7)

Millet Nedir? Toplumun Milleti Ne demektir? Toplumun milleti demek, toplumun din anlayışından kaynaklanan yaşam tarzı demektir. O toplumun inandığı değerlerden dolayı oluşan hayat stili demektir. Toplumsal müeyyideleri ,sınırlamaları demektir. O toplumun İman ettiği değerlerinden kaynaklanan toplumsal ilkeleri ve prensipleri demektir. Bir Elçi mesaj ile geldiğinde toplumun yerleşik düzenine aykırı hareket etmektedir. Çünkü getirdiği mesajın toplumsal yansımaları vardır. Gündelik hayatı, yaşam tarzını kökten değiştiren ilkeleri vardır. Bu mesaj o toplumun kökleşmiş, kemikleşmiş sosyal, siyasi, ekonomik vd. dengelerini kökünden sarsmaktadır. Bu ise yerleşik düzenden nemalanan kodomanların huzurunu kaçırmaktadır.
Örneğin muhammede iman etmeyen Mekkenin İleri gelenlerinin umurunda olan ve olmayan konular nelerdi acaba? Tuzu kuru olanların rahatını kaçırmayacak bir din, bir mesaj onları Muhammed’e bu denli düşman eder miydi acaba? Mesele biraz da sosyal, siyasi, ekonomik dengelerin kökten sarsılması değil miydi? Mesela Kölelik sisteminin kaldırılması ihtimali yada onlarında eşit haklara sahip olması bile başlı başına Hz. Muhammed’e düşman olmak için yeterli neden olamaz mıydı?

Hz. İbrahim zamanındaki o dikili olan putlar acaba neleri simgeliyordu? O putların arkasında acaba ne gibi yüklemeler vardı? Hz. İbrahim o putları kırarken acaba o taş parçalarının arkasındaki hangi kokuşmuş inançları ve değerleri parçalıyordu? Hiçbir insan kendi eliyle yapmış olduklarına tapacak kadar gerizekalı değildir. Mutlaka o puta yüklemiş olduğu bir değer vardır. Putların simgelediği şeylerdir aslolan. Hz. İbrahim’in kavmi müşrikti yani Allah’a iman etmenin yanı sıra putlara da daha doğrusu onların simgelediklerine de tapınıyorlardı. Belki de Allah’a yakınlaştırsınlar diye, iyiniyetle yapıyorlardı bunu.

Hz. İbrahim’e karşı çıkanlar birkaç taş parçasına olan sevdalarından dolayı bunu yapıyor olamazlar. Birkaç taş parçası için onun ateşe atmış olamazlar. Yerleşik düzenin kodomanları acaba nelerden rahatsız oldular da bu düşmanlığı yaptılar? Aynen bunun gibi Hz. İsa’yı çarmıha germeye niyetlenen güruh da devrin kodomanları değil miydi? Ne vardı bu Allah’a şirksiz iman etmede. Ne vardı bu Lailahe illallah mesajında? Hangi dengeleri nasıl sarsıyordu bu mesaj? Nasıl sarsıntı bu ki Elçi ya öldürülüyor yada sürülüyordu memleketinden?

Dolayısı ile Toplumun milleti tamlamasını; o toplumun inançlarından kaynaklanan yaşam tarzını, "Hanif İbrahim’in Milleti" tamlamasından ise İbrahim’in hanif yaşam tarzını, hanif duruşunu, hanif bakış açısını, Allah’ı birlemeyi hayatının odağına oturtmayı ve böylece tavır belirlememek olarak niteleyebiliriz. Kısaca içinde yaşanılan toplumundan ayrı, özgün bir sistem belirlemek ve ona göre davranmak. Aynı toplum içinde olabilirsiniz ama sizin yaşam tarzınız inandığınız değerlerden ötürü farklıysa siz farklı bir millettensiniz. İbrahim atamız gibi toplumunuzda Tek Başınıza bir ümmetsiniz

İBRAHİMİN ÖNDERLİĞİ İNŞAAT SEKTÖRÜNDE Mİ ?
Bakara 124- Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, "Ben seni bütün insanlara imam yapacağım." buyurdu. İbrahim, "Zürriyetimden de yap!" dedi. Rabbi ona "zâlimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.
Bakara 125- Biz bu Evi, insanlar için toplanma yeri ve emniyetli kıldık. Siz de İbrahimin (hanif) onuruna arka çıkın/destek verin . Ayrıca İbrahim ile İsmail'e şöyle ahid verdik: "Evimi,saygı duyacak boyun eğecek ve itatat edecek topluluklar için temiz tutun!"
Allahin emri; Siz de İbrahimin (hanif) onuruna arka çıkın/destek verin
Allahın bu emri nasıl yerine getirilecek.Müşrik arapların; İbrahimim ayak izleri diye uydurdukları o makete salya sümük sürerek mi,o putun önünde namaz kılarak mı, yoksa onun bize kuranda anlatıldığı şekilde mücadelesini aynen sürdürerek mi
Bakara 258- Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ona: "Benim Rabbim odur ki, hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman: "Ben de diriltir ve öldürürüm." demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!" deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez
Hac;sadece müslümanları ilgilendiren bir mesele değil.tartışabilmek için mutlaka muhatabın olması gerekir.Kuranda bize emredilen hac;Hz İbrahimin onurlu tevhid mücadelesini sürdürmek.Sakın bana kimse günümüzde bu nasıl yapılır diye sormasın.Günümüzde 3 müslümanın bile bir araya geşemediğini bende biliyorum. Ben sadece kurana göre olması gereken haccı ortaya koymaya çalışıyorum kurandan anlayabildiğim kadarı ile
Uluslar arası düzeyde dev tartışma konferansları tertip ederek,kurani gerçekleri müslüman olmayan toplumlara sunmak.Hakikati arayan ama buna rağmen bilmeyen insanlar böylece bu konferanslara katılarak doğruyu elde etme imkanına sahip olacaklar.
3 gün sürecek bir organize olduğu için gelen misafirlere ikramda bulunulacak. Allahın rızık olarak yarattığı hayvanlar kesilerek ziyafet verilecek.Aynen atamız İbrahimin kendine gelen misafirlere ikramda bulunduğu gibi
Hud 69- Andolsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz müjde ile geldiler ve "selâm" dediler, o da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.
Gelelim beyt/ev kelimesine.Yüce Allah gerçekten müthiş bir benzetme yapmış. Maddi evler insanları sıcaktan soğuktan ve birtakım olumsuzluklardan korur.Allahın evide işte bu işlevi görüyor.Yani emniyetli olması.
Peki nasıl bir emniyet bu
Ali İmran 96- Şüphesiz insanlar için ilk ortaya çıkarılan ev, bekke ile bereketli ve bütün âlemlere hidayet olandır
Bir bina nasıl olursa alemlere hidayet olur.Kurandan başka bir hidayet kaynağımı var ? Ali İmran 97- Onda apaçık ayetler, İbrahim'in (hanif) onuru vardır. Oraya giren emniyettedir. Ona bir yol bulabilenlerin evi tartışması Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir.
Maddi bir evin nesi tartışılacak.Estetik güzelliği mi, yoksa mimari yapısı mı? Diğer bir husus ise Allahın vaadı İşte Allahın vaadı.Oraya giren emniyettedir.Maddi bir bina bu emniyeti sağlayabilri mi ?
Hem kaldı ki hiç bir kimse istesede istemesede mekkedeki o binanın içine giremiyor,sadec etrafını dolanıyorlar.Peki Allahın vaadı ne oldu.? Alllah oraya giren emniyettedir diyorsa demekki bu ev,hem girilebilir hemde dünyadaki tüm insanları içine alabilir mahiyette olmasi gerekmez mi?? Aksi takdirde Yüce Allahı ne dediğini bilmeyen yerine koymuş olmazmıyız?
Kuranın bütünlüğüne göre bakalım bu emniyet nasıl bir şey
Fussilet 40- Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapanlar bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak olan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü emniyet içinde gelecek olan mı? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki Allah, yaptığınız şeyleri hakkıyla görür.
Hicr 45- Allahtan korkanlar, elbette cennetlerde ve pınarların başındadırlar.
Hicr 46- Onlara: "Selametle emniyet içinde oraya girin" denir.

Enam 80- Kavmi onunla tartışmaya başladı. O da onlara dedi ki: "Beni doğru yola eriştirdiği halde Allah hakkında benimle mücadele mi ediyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum, ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hiç düşünmez misiniz?"
Enam 81- "Hakkında hiçbir delil indirmediği halde, siz Allah'a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım?" Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi emniyet içinde olmaya daha layıktır?
Enam 82- İman edenler ve imanlarına zulüm ile karıştırmayanlar... İşte emniyet içinde olanlar bunlardır ve doğru yolda olanlarda onlardir.
Enam 83- İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Muhakkak Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.
Tüm bu deliller karşısında beytin maddi bir bina olmadığını,yüce Allahın sistemi olan islam olduğunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz.Dolayısıyla Allahın evi olan islama girenler hem bu dünyada bir takım kötülüklerden uzak bir şekilde erdemli bir hayat yaşarlar hemde cehnneme azabından emin olurlar.
İşte Allahın bize emrettiği bu,bizlerden istediği bu.Delil getirerek ve tartışarak bayram havası şenliği içinde İslamı başka toplumlara götürmek,ulaştırmak. Bunun içinde dev organiyasyonlar tertip etmek.Sakın kimse nerde diye sormasın Yer önemli değil.Her ülkede ayrı ayrı yapılır. İlla dünyanın tek bir yerinde yapılacak diye Allahın bir emri yok şimdi gelelim haccın kurallarına 196- Ömrünüzde tartışmayı Allah için tam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir hediye. Hediye ulaşacağı yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana oruç veya sadaka yahut da bir fidye gerekir. Kim ömründe tartışmayı tamamlarsa, ona da kolayına gelen bir hediye (gerekir). Bunu bulamayana ise üç gün tartışma esnasında, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi yasaklara itaate hazır olmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.
203- Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin kim iki gün içinde dönmek için acele ederse ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Ama bu, takva sahipleri içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, siz ancak O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız.
Yukarıda görüldüğü gibi haccın müddeti 3 gündür 197- Tartışma, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda tartışmayı kendisine farz ederse; artık tartışma esnasında kadına yaklaşmak,günaha dalmak ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin.
Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
198- Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. tanışmadan sonra yasak şiarda Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.
199- Sonra insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. 200- Nihayet bu kurallları (menasikekum) tamamladığınızda, önceleri babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan kimisi: Ey Rabbimiz Bize dünyada ver der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:24 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Sümer Kökenli Dinler -1
Sümer'den Tevrat'a Tevrattan da Kuran'a Geçen Söylencelerin Peşinde.

"Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam ve şair diyebiliriz onun için. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte yaşanan olaylardır onlar. Ya da SÜmer’den Tevrat’a geçen söylencelerdir, onlardan çıkarılan derslerdir…"

Muazzez İlmiye Çığ ile Söyleşi: Ruken Kızıler.

Sümerliler günümüzden hemen hemen 6 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşmiş büyük bir uygarlık. Yazıyı ilk kez kullanan Sümerliler önceleri taşlar üzerine resim şeklinde yazmışlar, daha sonra Dicle ve Fırat Nehirleri’nin getirdiği kil üzerine yazılarını geçirmişler. Yumuşak kil üzerinde biçimi değişen Sümer yazısı, çizgileri çiviyi andırdığı için çiviyazısı şeklinde anılmaya başlanmış. Çiviyazılı on binlerce tablet, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Suriye’de yapılan kazılarla ortaya çıkarılmış. Bu yazılar okunmuş, çözülmüş, yorumlanmış. Büyük bir sabır ve titizlikle bu tabletlerin peşine düşmüş değerli Sümerologlarımızdan Muazzez İlmiye Çığ, üç büyük dinin Sümer söylencelerindeki benzerliklerini ortaya çıkarmış. Bu çok önemli bulguları yıllardır her fırsatta yazan, anlatan yüzyılımızın Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ ile söyleştik. Muazzez Hanım, Kuran’ın önemli bilgi kaynaklarından biri olarak ortaya koyduğu Sümer söylencelerinden çarpıcı örnekleri paylaştı bizlerle. Sümerlerin kutsal kitaplardaki izlerini yeni kitap çalışmalarıyla sürmeye devam eden Muazzez İlmiye Çığ’a teşekkür ediyoruz.

- Kuran’ın bilgi kaynaklarını nelere dayandırıyorsunuz?

- Ben Kuran’ın en önemli bilgi kaynağını Tevrat olarak görüyorum. Tabi Kuran’ın yazılışında siyasi ve sosyal bir amaç var bunu unutmamak gerek. Tevrat’taki birtakım olaylar, dönemin koşullarına uydurularak, bazen de hiç değiştirilmeden Kuran’a aktarılmış. Tevrat’ın yazılışında da öncelikle Sümerler’den yani Mezopotamya kültüründen etkiler görüyoruz. Çeşitli olayların yazılışından bu benzerlikleri yakalayabiliyoruz.

Örneğin kainatın yaradılışı Sümer’de, Tevrat’ta ve Kuran’da aşağı yukarı aynı. Evren büyük bir su ve içinden bir dağ çıkıyor ikiye ayrılıyor, yukarıda gökyüzü, aşağıda da yer oluyor.

İnsanın yaradılışı ise çamurdan. Bu Tevrat’ta da, Sümer’de de, Kuran’da da geçiyor. Kuran’a insanın yaradılışının öyküsü iki farklı şekilde alınmış; bir lütfedenin buyurması ile ve bir de çamurdan yaradılış şeklinde. Sümer’de insanın yaradılışı Tanrıların görüntüsünde olmuştur deniyor; aşağı yukarı Tevrat’ta da aynı şekilde geçiyor. Kuran’da bu yok. Ama yine de hadislere baktığımızda Tanrının bir insan şeklinde tasavvur edildiği görülüyor. Bir hadiste okuduğum kadarıyla, Tanrı sözde 6 günde dünyayı yaratmış, 7. gün yatmış arka üstü ve ayak ayak üstüne atmış, dinlenmiş. Kuran’da da benzer ibareler var; Allah’ın iki eli, gözü deniyor…

Allah’ın cinsiyeti erkek…

- Peki sizce Kuran’daki Allah’ın cinsiyeti nedir?

- Allah’ın cinsiyeti erkek. Bu ataerkillikten kaynaklanıyor. Örneğin Sümer’in ilk dönemlerinde anaerkillik vardı. İlk zamanlar Tanrıçalar çok fazlaydı. Sonra yavaş yavaş onların yerine Tanrılar geçiyor. Sadece aşk Tanrıçası İnanna’yı, bir türlü atamıyorlar kültürlerinden. Sümerler’in yanı sıra Tevrat’ta ve Kuran’da da geçiyor İnanna’ya ait hikâyeler. Bugünlerde Tevrat’ta İnanna’nın izini sürüyorum, yeni bir kitap çalışması için.

Tevrat’ta Hezekie 16/3 ile 43 Bölümü’nde geçen ilginç bir hikâyeye rastladım. Size de anlatayım:

Tevrat’ta Yahve (Yehova), yani Tanrı diyor ki: “Seni ben kırda henüz göbeğin kesilmeden kanlar içinde atılmış olarak buldum. Seni aldım, yıkadım, seni güzelleştirdim, yetiştirdim, bilezikler taktım, ipekli elbiseler aldım. Üzerine eteğimi attım ( Bu deyim İsrail dilinde cinsel ilişkide bulunmak demek ). Seninle bir anlaşmaya girdim. Sonra senin güzelliğin diğer milletler arasında yayıldı. Sen Babillere kadar gittin fahişelik yaptın…”

Önce ben bu yazılanların ne demek olduğunu anlayamadım. Daha sonra düşününce burada anlatılanlar Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna ya ait, dedim. Burada bereket tanrıçasını İsrailliler arasında atma çabası görülüyor. Bunun tefsirini bir de hahama sordum. O da sözüm ona Allah İsrail’i o halde bulup almış büyütmüş de sonra O Allah’a kötülük yapmış, şeklinde tefsir ettiler. Ama biz İnanna’nın öyküsü olduğunu biliyoruz Sümer tabletlerinden. Bunu ilk kez size anlatıyorum...

- Bu öykünün Kuran’da bir karşılığı var mı?

- Hayır. Ama orada da Harut Marut melekleri ile ilgili Bakara Suresi’nin 102-103. ayetlerinde bahsediliyor İnanna’dan. İnceledim ve Harut Marut meleklerinin hikâyesi de Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın öyküsüne bağlanıyor.

Melekler isyan ediyorlar bir gün Allah’a, neden insanları yarattı diye. Onlar bir gün kötülük yapacaklar neden yarattın insanları diyor melekler? Allah diyor ki: siz de yeryüzüne inerseniz kötülük yaparsınız. Biz yapmayız, seçin gönderin aramızdan birilerini diyor melekler. Harut Marut’u gönderiyorlar. Onların karşısına çok güzel bir kız çıkıyor. Kız eğer tek Allah’ın olduğunu inkâr ederseniz sizinle birlikte olurum diyor. Melekler kabul etmiyorlar ve gidiyorlar. Ertesi gün aynı kız elinde bir çocukla karşılarına çıkıyor ve bu çocuğu öldürürseniz sizinle birlikte olurum diyor. Hayır öldüremeyiz diyor melekler. Üçüncü kez elinde şarapla geliyor kız, içmelerini istiyor, onlar da içiyorlar ve bir şart daha öne sürüyor kız; bana nasıl gökyüzüne çıktığınızı anlatacaksınız, ben de uçmak istiyorum, o zaman sizinle yatarım diyor. Melekler de anlatıyorlar sırlarını ve kız göğe çıkıp yıldız oluyor. Kızın adı Zühre; Zühre yıldızı oluyor. Zühre’nin diğer karşılığı “Venüs”. Venüs yıldızının simgesi Sümer’de İnanna. Aslında bu Harut Marut’un hikâyesi de İsrail kaynaklarından alınmış Kuran’a.

- Kuran’ın bilgi kaynağı olarak gösterdiğiniz Tevrat’ı Sumer’e dayandırdınız. Sumer dışında hangi uygarlıklardan beslenmiş Tevrat?

- Mısır, Kenan, Babil kaynaklarından çok beslenmiş Tevrat.

Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir.

- Kuran’daki ayetlerin, o dönemin Arap toplumunda yaşanan olaylarla, Muhammed’in günlük yaşamda karşılaştığı sorunlarla ilişkisi nedir sizce?

- Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam. Sonra, yazısız milletlerde şiir çok ilerlemiştir. Araplarda şiir yaygındır. Sümer’de de eskiden kalma bir gelenek olarak şiir vardır. Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte Muhammed’in, o günün şartlarında koymak istediği kurallardır onlar. Yaşanan olaylardır. Bir de anlattığım gibi çeşitli kaynaklardan o günün şartlarına uygun olarak yorumlanıp alınmış hikâyelerdir. Tevrat dışında İsrail yazarlarının hayal güçlerini kullanarak yazdıkları hikâyeleri de görüyoruz Kuran’da. Tabii bunlar kulaktan kulağa gelmiş Muhammed’e kadar. Ben Kuran’ı Allah’ın yazdırdığına inanmıyorum.

- Neden?

- Çünkü örneğin Tevrat’ı da Allah yazdırdı diyorlar, peki neden ona ayrı, Kuran’a ayrı karma karışık yazdırsın? Ama dediğim gibi Muhammed çok akıllı bir adam ve şair aynı zamanda. Karşılaştığı olaylara anında şiirsel bir dille yanıt veriyor. Bunları da - biliyorsunuz ki etrafında her zaman hafızlarla dolaşıyor, onlara yazdırıyor. Tabii yazı bilse, kendisi yazar diye düşünüyorum. Okumayı biliyor olabilir ama yazmayı bilip bilmediğinden emin değilim. Mesela deniyor ki bazı şeyleri taş üzerine, bazılarını ise deri üzerine yazdırmış. Sonra Kuran yazılmaya başlanınca bunlardan yararlanılmış, daha sonra bunlar atılmış. Aklında tutanlar da yavaş yavaş savaşlar sırasında ölmeye başlayınca, Kuran’ı yazmaya karar veriyorlar. Muhammed’den aktaranların etrafındaki hafızların kendilerinden bir şey katmayacakları nereden belli bunlara? Unuttukları yerleri kendi bilgileriyle doldurmadıklarını nereden bilelim? Yani Tanrısal bile olduklarını kabul etsek, bunları ezberleyen insanlar 14-15 yıl unutmadan nasıl akıllarında tutsunlar? Tabi bu nedenle Kuran’da bir sürü tutarsızlıklar görüyoruz. Örneğin, bir yerde şarap içmeyin deniyor, başka bir yerde namaza gidemeyecek kadar içmeyin deniyor. Bazı yorumcular bu çelişkileri şöyle açıklamaya çalışıyorlar: “Allah insanları yavaş yavaş bir noktaya getirmeye çalışıyor”.

Sonra kainatı yaratan büyük Allah durdu durdu da neden okuma yazma bilmeyen bir adama bunları anlattı?

Yahudiler okuma yazma biliyorlardı ama, Tevrat’ta geçen olaylar da yeryüzünde yaşanan en acımasız şeyler. Orada yazılı olan kötülüklerin Allah tarafından söylenmesi imkânsız. Ensest var, cinayet var, tecavüz var... İlk okuduğumda öyle itici gelmişti ki: Süleyman’ın oğlu babasına kızıyor ve onun bütün odalıklarını koyuyor dama ve bütün halkın önünde onlarla seks yapıyor! Bir Tanrının bunları söylemesi düşünülebilir mi? Mesela Kuran’da şöyle ibareler var: “Ben istediğimi Müslüman yaparım, istediğimi yapmam”. Peki neden?

- Kuran’ı öncülleriyle karşılaştırdığımızda dönemin koşullarını dikkate alırsak ilerici bir kitap diyebilir miyiz?

- Gayet tabii. Kanunu olmayan Arap toplumuna kanun getiriyor. Din çatısı altında halkını toparlıyor. Tabi bütün dinler zorla kabul ettirilmiş. Yahudilik de, Hıristiyanlık da, İslam da. Örneğin, İbrahim’in 350 kadar askeri varmış. O askerler kendi etrafındaki insanları bağlıyorlar. Bu yolla bir Yahudi devleti kuruluyor.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:24 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Sümer Kökenli Dinler -2
- Sümerliler en son MÖ 1800’lere kadar varlıklarını sürdürmüşler. Peki Sümerliler’e ait söylenceler Tevrat’ın yazıldığı döneme kadar nasıl ulaşmış?

- İsrail bilginleri Babil kitaplıklarından aktarmışlar. MÖ 5. yüzyılda da Babil kralı Nabukadnezar Filistin’i alınca oradaki Yahudilerin en bilginlerini alıp Babil’e götürüyor. Onlar orada boş durmuyorlar, Sümer bilginlerinin aktardıkları bilgilerden yararlanıyorlar. Bilginler Babil’den döndükten sonra Tevrat yazılmaya başlanıyor. Tevrat’ı Musa’nın yazdığı söylenir ama Tevrat’ta aynı zamanda Musa’nın ölümü de vardır. Yani bu büyük çelişki. Tevrat’ın yazılışında bu bilginlerin aktardıklarının önemi büyük.

Tufan Efsanesi, insanın yaradılışı, kaburganın öyküsü…

- Sümerliler’den alınan bu söylenceler Tevrat’a olduğu gibi mi aktarılmış?

- Hayır. Örneğin Tufan Efsanesi Sümer’den alınmış ama, Tevrat’ta abartılarak yazılmıştır. Kırk gün kırk gece yağmur yağdığı, 150 gün gemiden çıkılmadığı Tevrat’ta yazıyor. Böyle bir olay mümkün olamaz. Tufan Efsanesinin Sümer’deki orijinal hali 6 gün 6 gecedir. Bu zamanı mantığımız alıyor.

Bir başka olay da insanın yaradılışı ile ilgilidir. Adem’le Havva’nın Tevrat’ta iki tür yaradılışı vardır:

“Bir günde Allah kadın ve erkeği yarattı, 6 gün sonra yaratılma bitti.” deniyor. İkinci olarak da, yalnızca Adem’in yaratıldığı şeklinde bir anlatım var. Cennette yalnızca Adem var ve o Allah’a “Bana bir eş yarat” diye yalvarıyor.

Burada güzel bir hikâye var. Yahudiler diyorlar ki, kadının iki tür yaradılışı var.

İlkinde kadın, Adem’le birlikte yaratıldığında, Adem kadına hükmetmeye başlıyor. Buna karşı çıkan kadın “İkimiz de aynı maddeden yaratıldık bana hükmedemezsin” diyor. Hükmedilmeye karşı çıkan kadın Adem’i terk ediyor ve cin oluyor. Hırsından erkeklere sataşan bu cin Sümer’de de geçiyor.

Kadının ikinci yaradılış öyküsü ise şöyle: Yalnız kalan Adem Allah’tan bir eş istiyor. Allah “Bu kadını nasıl yaratsam da Adem’e isyan etmese” diye düşünüyor. “Adem’in gözünden yaratsam her şeyi görür; ağzından yaratsam geveze olur; ayağından yaratsam hep gezer; elinden yaratsam hırsız olur. Ben bu kadını en iyisi kaburgasından yaratayım da ona tabi olsun” diyor. Bu kaburga hikâyesi de Sümer kaynaklı.

Sümer’deki yer Tanrıçası 8 türlü bitki yetiştirir. Yenmesi yasak olan bu 8 türlü bitkiyi bilgelik Tanrısı yer. Bu 8 türlü bitki onun 8 farklı organını hasta eder. Bilgelik Tanrısını iyi etmek için Tanrıça şifa Tanrıları yaratır. Hastalıklı yerlerinden biri de kaburgasıdır. Kaburgası için de bir kadın yaratır.

Sümerce’de kaburga anlamına gelen kelime aynı zamanda yaşam anlamında da kullanılır. Bu hikâyeyi aynen alan Yahudiler kadını kaburgadan yaratırlar, adını da yaşam anlamına gelen “Havva” koyarlar.

Kuran’a bakacak olursak, orada Havva’nın adı bile geçmez. Az önce anlattığım Tufan Efsanesi bile Kuran’da parça parça anlatılır, çok da üzerinde durulmamıştır. Alıntı olduğu çok bellidir. Sizinle yeni bulduğum bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Kuran’daki İhlas Suresi’nin tefsirini yapan bir araştırmacının yorumu hayli ilginç:

Kulhuvallahü Ahad: Burada Allah İslam’ın Tanrısı. Ahad Yahudiler’in ve Hıristiyanların Tanrısı imiş. Allahu Sameda’daki Samet de İslam’dan önceki bir tanrının Kenan tanrısının adı imiş. O İhlas Suresi’nin ilk surelerden biri olduğunu da iddia ediyor.

- Yani Kuran’da daha önceki Tanrılara verilmiş isimlerden söz edilmiş.
- Evet bunu Muhammed ilkin Arapların eski üç tanrısının adını söylüyor, fakat etrafındakiler buna itiraz edince değiştiriyor.
Sümer söylencelerinden Kuran’a geçen bazı örnekler..

- Baş örtme inancının kökeni Sümer’den geliyor. Sümer’de tapınaklarda rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örtülmüştür. Daha sonraları MÖ 1500 yıllarında bir Asur kralı, yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli ve dul kadınları da baş örtmeye mecbur etmiş fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesini yasaklamıştır. Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da tapınak fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudilere de geçmiş. Yahudi kadınlar evlenince saçlarını tıraş ettirip peruk ya da baş örtüsü ile başlarını örtmüşler; Hıristiyanlık’ta da rahibeler aynı şekilde başlarını örtmüşlerdir. İslam’a örtünme, erkekten kaçma olarak geçmiş. Buna karşın erkeksiz yerde Kuran okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.

- Sümerliler kadını bir tarlaya benzetmiştir. Aynı durum Tevrat ve Kuran’da da vardır. Kuran’da Kadınlarınız sizin için bir tarladır; tarlanıza nasıl dilerseniz öyle davranın denmektedir.

- Sümerliler’de 7 sayısı çok önemli. Aynı şekilde Tevrat ve Kuran’da da 7 sayısı bolca geçer. İslam’a göre cennetin 7 kapısı var, Sümer yer altı dünyasının da 7 kapısı var.

- Sümerliler dünyadaki tüm olayların ve Tanrıların istediklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırdı. Kuran’da da aynı inanç “Levh-i mahfuz” olarak devam eder.

-Sümer Tanrılarının esas adlarının başka niteliklerine göre diğer adları da vardır.
-Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk’a vererek tektanrı düşüncesine doğru adım atmışlardır.
-İslam dininde de Allah’ın 99 adı, bu geleneğin bir devamı gibidir. (#)

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:26 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Kuran'ın değişmediği iddiası
Sünni çevrelerin katılmamasına ve doğru bulmamalarına karşın; Şii, Alevi ve Bektaşi çevreler Kuran’da Hz. Ali ve Ehlibeyt’ine ilişkin ayetlerin bulunduğunu, Ali ve Ehlibeyt’in vahiye konu olduklarını, ama Kuran derlemeleri yapılırken bu tür ayetlerin çıkarıldığı düşünülür, inanılır ve savunulur. Hatta 6666 ayet olması gereken Kuran’ın 6234 ayet olamasının nedeni budur. Yani, Şii / Alevi çevrelerin savına göre; Kuran’daki bu eksiklik, Ali ve Ehlibeyt’in üstünlüğüne ilişkin ayetlerle Ümeyyeoğullarının kötülüklerini dile getiren ayetlerin çıkarılmasından kaynaklanmıştır. Ayrıca, Ali ve Ehlibeyt hakkında önemli sayılacak ölçüde hadis olduğu da savunulur.

Gerek ayetlerde gerekse hadislerde ençok övgülü sözler Ali içindir. İbni Abbas, Ali’ye ilişkin 300 ayetin indiğini belirtir. Ancak, 80 ayet konusunda bilim çevreleri görüş birliğindedirler. Oysa, Ali’yi kendisine rakip alan Muaviye’yi yücelten tek bir ayet bile yoktur.[1] İbni Hambel’se; “Ali hakkında Peygamber’den gelen erdemlik içeren sözler başka kimseler hakında gelmemiştir” der. Cami gibi ünlü kaynaklara göre, Peygamber Muhammed; “Ali Kuran iledir ve Kuran Ali ile. İkisi havuz kenarında bana ulaşıncaya dek ayrılmazlar” der.

Şii-Sünni Kuran yorumcu ve bilim çevrelerine göre Hz. Ali ve Ehlibeyt’e ilişkin inen, yahut onları konu alan veya herhangi bir biçimde ima eden ayetler şunlardır: Bakara 207-208-274; Al-i İmrân 61; Nisa 54-115-117; Maide 55-67; A’raf 46; Enfal 27; Rad 29; Nûr 35-36; Şuara 214; Ahzâb 23-25-33-56; Fatır 32; Yasin 12; Saffat 24-130; Secde 18; Şûra 23; Zuhruf 67; Rahman 19; Vakıa 10; Hadid 19; Haşr 20; Hakka 12; İnsan (Hel’Ata) 9; Tekasür 8.[2]

Kuran’ın tümü Ali ve Ehlibeyt’i kapsar. Kuran’ın tümünde Ali ve Ehlibeyt’e göndermede bulunan ayetlerin surelere göre dağılımıysa şöyledir: Enfal 7; Tevbe 11; Yunus 11; Hicr 8; Nahl 19; İsra 11; Taha 21; Enbiya 10; Hacc 6; Hud 1; Yusuf 17; Furkan 12; Şuara 15; Nevml 4; Kassas 6; Ankebut 8; Mümin 4; Fussilet 8; Şûra 6; Zuhruf 14; Duhan 8; Vakia 7; Hadid 10; Mücadele 1; Haşr 2; Saf 3; Kıyam 2; Dehr 4; Mursalat 7; Naba 7; Naziat 2; Zilzal 5; Adiyat 6; Keyf 7; Meryam 8; Rum 2; Lokman 4; Secde 1; Ahzâb 13; Sebe 4; Casiye 2; Muhammed 15; Fetih 6; Hucurat 7; Kaf 2; Cuma 1; Münafikun 6; Tagaabun 3; Tahrim 4; Mülk 2; Abasa 3; Tekvir 4; İnfitar 2; Buruc 2; Beled 3; Maun 1; Kevser 1; Miminin 7; Nur 8; Fatır 2; Yasin 3; Saffat 5; Sad 16; Zümer 13; Zariyat 6; Tur 6; Necr 16; Kamar 3; Rahman 19; Kalem 9; Haakka 4; Maaric 4; Nuh 1; Cin 4; şems 6; Leyl 5; Tin 7; Kadr 5; Beyyine 2; Al-i İmrân 24; Nisa 21; Takasur 1; Asr 3; Humaza 1; İhlas 1; Fatiha 7; Bakara 67; Maide 6; Araf 12.[3]

Kuran’da Hz. Ali ve Ehlibeyt’i amaçlayan ayetlerin olduğunu dünden bugüne dünyanın en ünlü Kuran ve hadis otoriteleri de savunurlar. Çalışmalarıyla kimi ipuçları verirler. Genel kanı; Kuran’ın düzenlenmesi sırasında bu tür ayetlerin doğrudan ayıklanmasına karşın, yine de Ali ve Ehlibeyt’i amaçlayan ve doğrudan-dolaylı onlara yönelik olan azımsanamayacak ölçüde ayet kalmıştır. Bu konunun uzmanı, yani ilahiyatçı olmayışımız nedeniyle, biz yalnızca bu otoritelerin saptamalarını aktarmakla yetineceğiz.


Hz.Ali İçin İnen Ayetler

Kuran yorumcularına göre; Hz. Ali, Kuran’da dokuz ayette “mümin” olarak anılmıştır. Bu ayetler yalnızca onun için inmiştir. Secde 18. ayet Ali ile Velid b. Ukbe arasında geçen bir olay üzerine inmiştir. Ali, ona “fasıksın” demiştir. Enfal 62 Bedir savaşı ile ilgili olarak Ali ile Hamza gibi “müminlere”, Enfal 64’se yalnızca Ali için inmiştir. Ahzâb 23, Tanrısıyla and içip bunun sonucunda şehit olmayı bekleyen Ali içindir. Tevbe 19, Mekke’de hacılara üstünlük taslayan Abbas’la tartışarak onu yeren Ali için inmiştir. Casiye 21 ile Beyyine 7’de “mümin” olarak anılanların içinde Ali de vardır ve üstünlüğü vurgulanır. Maide 55 camide namaz kılan ve rüküde olan Ali’nin sadaka isteyen dilenciye cömertlik göstererek yüzüğünü vermesi üzerine inmiştir. Peygamber Muhammed Ali’nin bu duyarlılığı karşısında çok duygulanmış ve “ehlimden Ali’yi bana vezir kıl, onunla arkamı güçlendir” diyerek Tanrı'ya yakarışta bulunmuştur. İnsan 5-11. ayetleri de yine Ali ile eşi Fatıma’nın cömertlikleri ve işlerini kendilerinin görmesi nedeniyle inmiştir. Bakara 274’se Ali’nin 4 dirhemini gösterişten kaçınarak ihtiyaçlılara vermesi üzerine inmiştir. Mücadele 12’de Ali’nin üstün kişiliğine vurgu yapılır.[1]

Peygamber, 622 yılında Mekke’den Medine’ye gizlice göçerken, kendisinin evinde olduğu kanısını yaratmak ve ve müşriklerce izlenmesini önlemek amacıyla evde Ali’yi bırakmıştır. Ali bu yaşamına mal olabilecek oldukça tehlikeli görevi hiç ikileme düşmeden severek, içtenlikle yapmıştır. Bu Ali’nin Muhammed’e ve onun yoluna olan inancının ve bağlılığının bir sonucudur. Bunun üzerine Bakara 207. ayeti iner. Tanrı buyruğunda yüceltilen Ali için; “…Tanrı rızasına ulaşmak için adeta varlığını ve kendini satar, Tanrı’nın rızasını alır.” denir.[2]

Nahl- 42’deki “zikr ehli”nin Hz. Ali’nin kendilerini amaçladığını İbni Caber-i Taberi yazar. Suyuti, Tevbe 119’daki “gerçeklerle birlikte olun” biçimindeki hükmü “Ali ile olun” biçiminde yorumlar. Peygamber Şuara 214’ü kırk kişinin üzerinde yakın bulduğu bir topluluğa elçiliğini açıklarken, karşı çıkmalar olmuş, Peygamber de içlerinde kendisine candan yardımcı olacak birini istemiş ve bu sadece özveriye dayanan gönül görevini Ali üstlenmiştir. Suyuti’ye göre Taha 29-32. ayetler inerken, Peygamber Hz. Musa’nın kardeşi Harun’u kendisine yardımcı edinmesini örnek alarak, Ali’nin kendisine “vezir olması”nı ve Tanrı'dan Ali ile “güçlendirilmesi”ni ister. Maide 55-56’da sözü edilen “veli” Ali’dir. Ünlü yorumcu Fahrettin Razi de Maide 54’ün Hayber Savaşı’nda sancağın Ali’ye verilmesi üzerine indiğini belirtir. Al-i İmrân 61’deki “oğullarınız”la Hasan’la Hüseyin, “kadınlarınız”la Fatima, “biz”le ise Ali amaçlanmıştır.[3]

Şii bilginler gibi birçok dürüst Sünni bilgin ve Kuran-Hadis otoritesi yazdıkları yorum kitaplarında Kuran’da Ali’yi ve Ehlibeyt’i amaçlayan birçok ayetten söz ederler. Muhammed El Kanduzi, El Hamvini Tahrim 4’ün Ali için indiğini, bunun üzerine Peygamber Muhammed’in “Ali seni müjdelerim. Tanrı senin Cebrail’le kardeş olduğunu söyledi. Meleklerle müminler tanıktır” dediğini belirtirler. Yine El Kanduzi Ahzâb 25’de Tanrı’nın Ali’nin “gücü” ile “savaşın kazanıldığı”nı buyurduğunu yazar. Elhac 1’de “Ali’nin mucizesi” kanıtlanır. Enfal 62’de Bedir Savaşı’nın “Ali’nin gücü” ile kazanıldığı belirtilir. Ankebut 52, Bakara 189, Fatir 32, Yasin 12 ve Raid 43’de Ali yerin göğün bilgisine sahiptir. Her bilgi Ali’dedir. Ali, “Kitabın bilimi”ne sahiptir. Yani, “Kuran-ı natık”tır (Konuşan Kuran). Bu Sünni yazar, ayrıca Bakara 112’nin de Ali için indiğini belirtir. El Baydavi, El Hamvini gibi Şii ve El Ayyaş Vassam gibi Sünni yazarlar İnsan suresinin Ali ve Ehlibeyt için indiğini yazarlar. El Kanduzi Bakara 208’deki “silm” sözünün Hz. Ali olduğunu, “Ali’ye teslim olunuz” anlamını içerdiğini belirtir. Yine aynı yazar Bakara 257 ve 289’la Ali’nin “velâyeti” ve Ehlibeyt’in ve Peygamber’in “şefaati” ile İslam dinine girileceğinin vurgulandığını yazar. Elhaşir 20 ile Rahman 7-8-9. ayetlerinde Ali’nin “velâyeti”nin hak bilinip “yadsınmaması” gerektiğini bu yolla “hakkın kabul edilmesi” belirtilir. Maide 40’da Cennet’le Cehennem’in anahtarları Ali’ye bırakılır. Nisa 144’de “kafirlerin arkalarından gidilmemesi” istenerek Ali “veli ve vasi” kılınır. “Velilik”, Ali’ye ait olur. Bakara 58, Nur 15 ve Elmülk 27’de Ali’nin Tanrı katında “yüceliği” dile getirilir. Bakara 31-37-124’de Peygamber’le Ali ve Ehlibeyt’in “aynı nurdan yaratıldığı” vurgulanır. Enam 160’da Ehlibeyt’e kötülük yapılmasından kaçınılması önerilir. Tövbe 3’de Ali Tanrı’nın “müezzini” olarak nitelenir.[4] Hadid 3’de Ali’nin, öncellerden önce varlık gösterdiği, evrende “ilk yaratılan” olduğu vurgulanır. Şii kökenli hadis kaynakları da Peygamber’in Ali’nin “sır” olduğunu, bu yanının “yadsınamayacağı”, Ali ile birlikte Adem yaratılmadan “Tanrı’nın öz nurundan” 80 bin yıl önce var oldukları, “Tanrı’ya ilk tapınanlar” olduklarını, ikisinin nurunun tüm peygamberlerden ortaya çıktığını belirtiğini yazarak Hadid suresine dayanak kazandırırlar. Al-i İmrân 84’de de gerçek inanan ve İslam’ın Ali olduğu belirtirlir. Ali’nin inancı, örnek Müslümanlığı topluma model olarak gösterilir.[5]

[1] Şemsüddin Ahmet Efendi ve Mustafa Yağmurlu’dan aktaran Uluçay (1997), C. I: 152 vd., 157 vd. Ayrıca Kuran’da Ali ve Ehlibeyt’e ilişkin ayetlerin geniş bir değerlendirilmesi için bkz. Enis Emir: Fazilet-i Ehlibeyt-i Resullallah, Der Yay. İstanbul 1993: 29-74 .
[2] Bkz. Mahmut Esat (1965): 118; Gölpınarlı (1991): 71 vd.; Çağatay (1972): 160 vd.
[3] Bkz. Gölpınarlı (1979): 30-39.
[4] Konu şu kaynaklar taranarak hazırlanmıştır. Bkz. Şerafettin Serin: Allah ve Ehlibeyt’in Tanıtımı Aleviler, Nusayriler ve Şiiler Kimlerdir?, Koza Yay. Adana 1995: 62-99; Uluçay (1997), C. I: 164-168.
[5] Şerafettin Serin: Ehli Beyt, Koza Yay. Adana: 41, 44, 47.
# Baki Öz "Hz.Ali'nin Kimliğinde Ahlak ve İnanç" -->>.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:29 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Kur'anın yakılması - Bir kez Affan Oğlu Halife Osman tarafından bir kez de Hakem Oğlu Mervan tarafından müslümanlar, kur'anı daha önce yaktılar.(16). Kur'an'ın orijinali Dünya'nın hiç bir yerinde bulunamıyor. Bunu, ateşli Islam savunucularından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor (17). 29 Eylül 1984. Istanbul'da Sheraton Oteli. Üçüncü Islam Konferansı Tıp Kongresi. Kongrnin ikinci günü. Öğle namazı saatinde, delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor. Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri Delegesi Abu Dabi'li doktor Selim Ahmet Ali el Yufai, getirilen bir "tıp kitabı"nı, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe: "Bu kitap, Islam tıbbını kötülemiştir
**
Kur'an'daki Tanrı, Muhammed'in Yeminli Tanıklığını Yapmaktadır.
Kur'an'daki Tanrı, Muhammed'in Yeminli Tanıklığını Yapmakta Tektir. Başka Hiçbit Tanığı Yoktur Muhammetin.Muhammed, her işi için Tanrıyı (el-ilah) kendisine şahit edinmiştir. özellikle peygamberliğini Tanrı'nın yeminli şahitliği ile kanıtlamaya çalışmıştır. Bu maksatla koyduğu ayetlerden birinde Tanrı'nın şöyle konuştuğunu söyler: ''... (Ey Muhammed!) Seni insanlara peygamber gönderdik; şahid olarak da Allah yeter "Nisa 79.

Görülüyor ki, Muhammed'in peygamber olduğunu söyleyen tek şahit Tanrı'dır. Hiç kimselere görünmeyen, hiç kimselerle görüşmeyen, hiç kimselere seslenmeyen bu Tanrı, Muhammed'in şahitliğini yapmaktadır ve ne hikmetse bu şahitlik işini, hiç kimselerin ortaya vuramayacağı bir şekilde yapmakta. Fakat Muhammed Tanrı'yı sadece şahit tutmakla kalmaz, bir de onu şahitlik konusunda insanlarla tanıştırmaya girişmiş gibi gösterir. Örneğin Kur'an hakkında "Bu Muhammed'in uydurmasıdır" diyenlere karşı Tanrı'nın şöyle konuştuğunu söyler ''Ayetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman inkar edenler.

Onu Muhammed uydurdu derler. De ki,..(Tanrı) Kur'an için yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O (Allah) yeter" (Ahkaf 78). Nisa 79, Ahkaf 78, Yunus 38. Fakat bu da yetmiyormuş gibi bir de şunu ekler: Ey Muhammed Senin için onu uydurdu diyorlar, öyle mi? De ki, Onun Surelerine benzer bir Sure meydana getirin; iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi da çağırın.." (Yunus 38.)

Dikkat edileceği gibi burada Tanrı, kendi yarattığı kullarıyla ağız, kavgasına girişmiş gibidir; hani sanki Siz yapamazsınız, ancak ben yaparım; benden daha iyisini yapın da göreyim bakalım der gibidir. üstelik de kullarını şahit göstermeye çağırmaktadır. Bütün bunlar bir yana, fakat Muhammed bir de Tanrı'yı, yeminler ederek konuşurmuş ve şahitliğini ancak bu yoldan kanıtlayabilirmiş gibi tanımlar. Sanki Tanrı'nın söylediklerine inanabilmek için, onun mutlaka yemin etmesi gerekirmiş ve yeminsiz konuştuğu zaman kimse onun sözlerini ciddiye almazmış gibi bir kanı yaratmış olur. Üstelik bunu yaparken Kur'an'ın hangi kaynaktan çıktığı konusunda (yani Tanrı'nın sözleri mi, yoksa elçisinin sözleri mi olduğu hususunda) karışıklıklar yaratır. Örneğin Hakka Suresi'ne koyduğu ayetler şöyle:

Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür" (Hakka 38,40). Dikkat edileceği gibi burada anlatılan şey Kur'an'ın elçi sözü olduğudur. Tekvir Suresi'ne koyduğu ayetler ise şöyle:
Kararmaya başlayan geceye andolsun; ağarmaya başlayan sabaha andolsun ki, bu Kur'an, Arş'ın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür" (Tekvir 17,21).

Burada da Kur'an, bir elçinin getirdiği söz olarak tanımlanıyor. Ayetteki elçi sözcüğünün cebrail anlamına geldiği öne sürülür. Konuyu daha önce Kur'an'ın Eleştirisi 1 adlı kitabımızda ele aldığımız için burada durmayacağız. Burada anlatmak istediğimiz şudur ki, Muhammed, kendi günlük siyasetinin gereksinimlerinin her yönünü, Tanrı'nın yeminli şahitliği ile kanıtlama yolunu seçmiştir.
-- *Muhammed hastalık ve rahatsızlıkların nefes, büyü ve üfürük yordamları ile giderilebileceğini söyler ve bu yordamların allah tarafından kendisine özellikle Felak ve Nas sureleri olarak bildirildiğini eklerdi. Felak 1 - 5 arası ayetlerde şunlar yazılı: Ey Muhammed! De ki, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.
Nas 1- 6 arası ayetlerde şunlar var: Ey Muhammed! De ki: ‘İnsanların kalplerine vesvese sokan, ( insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin vw şeytanın şerrinden insanların Rabbine sığınırım.
Kur’an’daki bu iki sure, ‘Muavvizeteyn sureleri’ diye bilinr ki; koruyucu anlamına gelir ve genellikle şifa maksadıyla okunur. Böyle olmasının nedeni, Muhammed’in bu ayetleri bu doğrultuda olmak üzere kendisi için uygulamış olmasıdır.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:30 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Zülkarneyn İskender midir?
Kuran'da Zülkarneyn adıyla anlatılan bir tarihi kişilik var. Zülkarneyn'in bir peygamber olup olmadığı pek açık değil. Zulkarneyn Arapça bir sözcük. Çift boynuzlu anlamına geliyor. Zülkarneyn Kuran'da övgüyle sözedilen biridir. Kehf Suresinde adı geçer. Kurandaki Zulkarneyn büyük bir fatihtir. Önce batıya doğru gider ve güneşin battığı yere ulaşır. Orda güneşi bir çamurun içine batarken görür. Sonra doğuya yönelir. Güneşin doğduğu yere kadar gider. Orda da güneşin, elbise nedir bilmeyen insanların üstüne doğduğunu görür. (Alp, İskender'in atının gölgesinden korkması ve o yüzden hep güneşin doğduğu yere doğru gitmesine ilişkin öykü bu doğuya gitme öyküsü ile çakışıyor, değil mi?)
[83-84] (Resűlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik. [85-86] O da bir yol tutup gitti. Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik. [87-88] O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak." "İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz."

[89-90-91] Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık. İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.
Bundan sonra öykünün ikinci kısmı geliyor. Kuran'ın türkçedeki en iyi tefsiri bildiğim kadarıyla Elmalı'nınki. Zülkarneyn konusunu nasıl yorumluyor Elmalı: Önce Zülkarneynin İskender olabileceğine dair değerlendirmeleri sıralıyor. "Vaktiyle Yemen'de Tebâbia denilen Himyer hükümdarlarından bazı büyük fatihler, bu cümleden olarak Mekke'nin yapımında Hz. İbrahim ile görüşüp ondan feyiz aldığı rivayet edilen, Sa'b ve Semerkand isminin adına nisbeti nakledilen Şemmer Yer'aş, Zülkarneyn olarak anılmış oldukları gibi, Afrîdun ve İskender gibi Arap olmayan fatihlere de bu lakab verilmiş ve bunların en son yaşayanı, İskender olması dolayısıyla tarih bilginleri arasında "Zülkarneyn" şöhreti İskender'in olmuştur. Yahudilerin kitaplarında, Zülkarneyn Rum'dan çıkan bir genç idi ki, Mısır'ı ve İskenderiye'yi kurdu ve şöyle yükseldi, böyle yükseldi diye anılmış olduğu hakkında bir rivayetinde görülmesinden dolayı, bu konuda tarihî tartışmayı ortadan kaldırmak isteyen bazı tefsir bilginleri de Büyük Zülkarneyn'in İskender olduğunu kabul etmek istemişlerdir. Nitekim Alûsî de bu görüştedir".

Sonra da Zülkarneyn lakabı verilen çok tarihi kişi olduğunu ve İskender'in bu kişilerden biri olduğunu söyler.

"Allah'ın birliğine inanan bir hükümdar olan ve olağanüstü fetihleriyle dünyada özel bir tarih açmış bulunan İskender'in, Zülkarneyn'lerden birisi olduğunu inkar etmeye yer yoksa da, Kur'ân'da zikredilen büyük zatların peygamberlik makamına da sahip bulunduğuna göre İskenderin bu derece yükseltilmesi kabul edilebilir görülmemiş ve İskenderin bir set yaptığı bile tarih olarak belli olamamıştır.(Elmalı Tefsiri)"

Bu set konusunda Elmalı yanılıyor. İskender'in yaptırdığı set değil setler var. Bu set konusuna bir sonraki mailde gireceğim. Ama buraya kadar olan kısımla ilgili şunu söyleyebiliriz. Önce güneşin battığı, sonra da güneşin doğduğu yere giden çok sayıda kişi yok tarihte. Dünya üstünde (o zamanki dünyayı kastediyorum) bu kadar geniş bir egemenliğe ulaşan bir Persler vardır, bir de İskender. Pers kralı Hüsrev, Darius gibi iddialar olsa da bundan sonra anlatacağım nedenlerden dolayı Zülkarneyn'in İskender olması bana daha mantıklı geliyor.

Sedd-i İskender - Yecüc Mecüc, Türkler.
[92-93] Sonra yine bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. [94-95] Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cűc ve Me'cűc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi? Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım." [96-97] "Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): "Üfleyin (körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi. Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.
Kuran'daki Zülkarneyn bahsi burda sona eriyor. Zülkarneyn dünyanın en doğusuna kadar gidiyor ve orda elbise ve ev yapmayı bilmeyen insanlarla karşılaşıyor. Bu insanların kim olduğu pek anlaşılır değil. Elmalı tefsirinden bakalım:Kısaca iki sed arasına vardığında onların ötesinde bir kavim buldu ki neredeyse söz anlayamayacak bir durumdaydılar. Yani başka dil bilmedikleri gibi zihinleri basit, anlayışları kıt idi.
Dilleri tuhaf, ifadeleri yetersizdi. Zülkarneyn'e her şeyden bir sebeb (vasıta) verilmemiş olsaydı bunlara söz anlatamayacak, onlar da dertlerini anlatamayacaklardı. Bununla beraber bunlar, şimdi anlaşılacağı üzere ehlini bulunca güç oluşturabilecek işe yarayacak bir kavimdi. (Elmalı Tefsiri)

Bu insanlar Zülkarneyn'den yardım isterler. Yecüc ve Mecüc'ün saldırılarından korunabilmeleri için kendilerine bir set yapmasını isterler Zülkarneynden. Zülkarneyn nerdeyse dertlerini bile anlatmaktan aciz bu insanları anlamayı Allah'ın verdiği hikmetle anlar. Hatta bu kavim ona bu setti yapması için vergi ödemeyi teklif ettiğinde paranızı istemem ama bana insan gücü ile destek verin, gelin çalışın settin yapımında der.Burda biraz durmak gerekiyor. Bu dil bilmez, giyinmek nedir bilmez, ev yapmak nedir bilmez, anlayışı kıt kavim kimdir? Elmalı'dan okumaya devam edelim: Kur'ân bunun hangi kavim olduğunu açıkça anlatmamıştır. Fakat tefsir bilginleri, Türk kavmidir denilmiş olduğunu öteden beri nakletmişlerdir. (Elmalı Tefsiri)

Evet, yanlış duymadınız, Elmalı'ya göre bu kavim Türkler. İşte Zülkarneyn, Türkleri Yecüc Mecüc'e karşı yaptığı set ile koruyor. İki dağı birleştirecek kadar demir döküp, üstüne de bakır döküyor. Peki bu Yecüc Mecüc kimdir?

Elmalı'ya göre: Ye'cüc ve Me'cüc Yahut Yacûc ve Macûc isimleri Arapçaya başka bir dilden nakledilmiş Arapça olmayan kelimeler olduğu anlaşılıyor. Avrupalılar da bunlara Yagug ve Magug demişler ve onları şeytan soyundan sayarlarmış. Nitekim orta çağları açan kavimler göçünde Batı Roma İmparatorluğunu istila eden Hunlara böyle demişlerdir ki, Barbar deyiminden daha şiddetli demek oluyor.

Kısaca Ye'cûc ve Me'cûc vaktiyle bir veya iki kavmin özel ismi olsa da doğrusu İslâm dilinde herkesin bildiği mânâ şudur: Aslı ve soyu belirsiz, din ve millet tanımaz karma bir insan topluluğudur ki, çıkmaları kıyamet alâmetlerindendir. Yeryüzünü bozacaklardır. (Elmalı Tefsiri)

Burda durum biraz karışıyor gibi. Önce Araplar için Arap olmayanlar Yecüc ve Mecüc'tür. Avrupalılar için Yagug ve Magug (yada Gog ve Magog) Hunlardır. Barbar demektir. Burdan Jean-Paul Roux'a geçelim. O ne diyor Yecüc ve Mecüc için:

"Aslında duvarlar maddi sınırlar oldukları kadar manevi sınırlardır. Bir tarafta iyiler, uygar insanlar, öteki tarafta kötüler, barbarlar. Müslümanlar, İskender ve onun savunma duvarıyla da bağlantılı olarak Avrasya bozkırlarının göçebe halklarını Yecüc ve Mecüc olarak adlandırdıklarında Gog ve Magog'a gönderme yaparlar." (Jean-Paul Roux, Orta Asya, s.43)

Burada enteresan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Bana göre Elmalı bir tefsirin yapması gereken her şeyi yapmış. Kuran'ı okuyup anlamak isteyen bir kişiye gerekli bütün açıklamaları yapmış, farklı eğilimleri tartışmaları sunmuş. Ancak bir Türkçe tefsirde ortaya çıkan bu güçlüğü yenebilmek için Yecüv ve Mecüc ile Zülkarneyn'den yardım isteyen kavmin yerini değiştirmiş. Gerçi her iki durumda da Türk okuru açısından berbat bir durum ortaya çıkıyor. Atalarımız ya aklı kıt, dil bilmez, örtünmek bile bilmez bir kavimdir (En doğudaki zavallı halk), ya da din ve millet tanımaz,aslı ve soyu belirsiz, ortaya çıkmaları kıyamet alameti sayılan bir kavimdir (Yecüc ve Mecüc)

Bu duvar hangi duvardır peki. İskender'in yaptırdığı Hazar Denizi'nden başlayıp Hirkanya'yı geçen 180 km. uzunluğundaki bir duvardır. Heriye sadece bazı kalıntılar kalmıştır. Sedd-i İskender, İskender Duvarı yada Kızıl Yılan adıyla anılır. Araplılar ve İranlılar bu duvarı anlatıp dururlar, hatta gizemci teolojilerde bu duvarın adı soyut tamamen manevi bir engel olarak geçer. Ressamlar bu duvarı büyük bir saflık ve coşkuyla resmederler. Fransa Ulusal Kütüphanesinde bulunan 1582 tarihli bir Osmanlı minyatüründe de bu duvarın bir tasviri bulunmalktadır. (Roux)

Bu duvar meselesi de ilginç birşey. Meşhur Çin Seddi'ni herkes bilir. Göçebe, barbar Hun akınlarına karşı yerleşik, medeni Çin'lilerin yaptığı duvar! Aslında bu duvar sanıldığı gibi tek bir duvar değil. Göçebe kavimlerin saldırılarından korunmak için birçok yerde birçok uygarlık böyle duvarlar yapmış. Hatta öyle ki, kimin kime karşı duvar diktiği karışır. Sonuçta hiçbir duvar işe yaramış değil. Hepsi de yıkılmış yada aşılmış. Kuran'da anlatıldığı şekliyle arası demirle doldurulmuş iki dağdan oluşan bir duvar da tabii ki yok.

İskender'in boynuzlarına geçmeden son sözü söyleyebiliriz aslında: Hep dediğim şeyi tekrarlamış oluyorum gerçi. Her ne kadar savaşlar, acılar, birbirinden nefretle sözetmiş metinler, dinler, efsaneler olsa da, biz bir büyük insanlık ailesinin çocuklarıyız. Kendi hikayemizi anlatıyoruz. Yaşadığımız, ürettiğimiz, inandığımız şeyler bunlar belki ama hepsi aslında kültürel değerlerimiz.

İskender'in (Zülkarneyn'in) Boynuzları

Bulmacalarda bir soru çıkar hep. Eski Mısır’da bir tanrı, yada eski Mısır’da güneş tanrısı. Ne yazarız: Ra. Aslında tam adı yada sonraki adı Amon-Ra’dır. Amon adı Amen, Amun, Amoun şeklinde de söyleniyor. Greklerde Ammon yada Hammon biçimini almış. (dualardan sonra söylenen amen, amin acaba burdan mı geliyor?)

Amun/Amon/Amin; Eski Mısır’ın hava tanrısı, yaratıcı tanrısı, bereket tanrısı, güneş tanrısı. Ra ise Mısır’ın bir başka tanrısı. Bu iki tanrı birleştiriliyor ve ortaya Amon-Ra çıkıyor.Mısır’dan hızla kurtulup İskender’e gelmemiz gerek. Bunun için izleyeceğimiz linki vereyim hemen. Ammon’un bizi ilgilendiren öyküsü bu linkin izleğinde çünkü.Ana tapınağı Libya çölünde Siva’da olan eski Mısır tanrısı Amun, Ammon adı ile Grek dünyasına giriyor. Ancak asıl ünü İskender’in bu tanrının oğlu olarak anılmasıyla oluşuyor. (yani Yunan dünyasında, yoksa eski Mısır’da zaten adamların tanrısıymış)Nasıl oluyor da bir Mısır tanrısı Yunan’a, ordan İskender’e ordan da Kuran’ın içine kadar giriyor?Grekler Libya sahillerinde İ.Ö. 630 yıllarında Sirene diye bildiğimiz şehri kuruyorlar.

The first Greeks to visit the shrine were people from Cyrenaica. They called the god Zeus Ammon. Actually, Ammon is a bad rendering of Amun, but the name was nonetheless very fitting: ammos was the Greek word for 'sand' - in other words, the Greeks called the god Sandy Zeus. His cult spread to the Greek world, and was especially propagated by the poet Pindar (522-445), who was the first Greek to dedicate an ode to the god and one of the first Greeks to erect a statue to the god.

İşte ilk olarak bu şehirin sakinleri tanrı Zeus’a Ammon diyorlar. Ama asıl Yunan dünyasına Ammon’u yayan şair Pindar oluyor. O zamanların geleneği tanrılar için tapınaklar kurmak. Bir süre sonra Atina’da da Ammon’a tapınak kuruluyor. Ama asıl olarak Ammon'u zirveye taşıyan şey İskender’in Siwa’yı, yani Ammon'un tapınağını ziyaret etmesi. İskender kendisine isyan eden Thebes’i ezdiğinde taş üstünde taş bırakmıyor ama şair Pindar’ın evine dokunmuyor. Bundan da İskender'in aslında Ammon'a taptığı sonucunu çıkarıyor tarihçiler.Ammon hep boynuzları ile birlikte resmedilmiştir. İskender de çıkardığı pekçok paranın üstüne kendi resmini boynuzlu olarak resmettiriyor.

Kuran’daki Zülkarneyne dönelim şimdi: ZüElQarnEyn, deyimi, zü'l-yedeyn (iki el sahibi) gibi bir lakabdır ki zü'l-cenaheyn (çifte kanatlı) niteliğine benzer. Kamus'ta ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere "karn" bir çok anlamlara gelir. Bunlardan bazıları; boynuz, asır, bir zamanda beraber yaşamış olan topluluk mânâlarına geldiği gibi insanın tepesine ve özellikle başının yanlarına, yani şakaklarına ki hayvanda boynuzunun yeridir ve erkeklerin perçemine, kadınların zülüflerine, güneşin çemberinin kenarına ve bir toplumun başında olan efendisine... denilir. (Elmalı Tefsiri)

Arapça sözcük, birçok başka kaynakta da açıkca çift boynuzlu olarak belirtilmiş. Elmalı bugüne kadar ortaya atılmış olan hemen hemen bütün iddiaları bir bir anlatmış. Aslında Zülkarneyn'in İskender olmadığına inandırmaya çalışıyor bizi. Gerçekten de bir putperest olan İskender'in Zülkarneyn olduğu düşüncesi birçok İslam tefsircisine ters gelmiş, kabul etmek istememişler. Ama dönüp dolaşıp yine İskender'e geliyoruz.

İskender, çeşitli vesilelerle halkın önüne aslında babası ilah Ammona ait olan bu boynuzları takarak çıkıyor ve bir efsanenin doğmasına kaynaklık etmiş oluyor. #--

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
 Post subject: Re: Öğüçış 1
MesajPosted: Pzr Nis 15, 2012 2:31 am 
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Joined: Pzr Kas 21, 2010 12:01 am
Posts: 236
Hangileri Yalancıydı
Muhammet zamanında Araplarda hakim olan putperestlik dini vardı.Diğer dinler komşular vasıtası ile belli bölgelerde etkilerini gösterseler de, Mekke ve Hicaz da bu dinlerin hiç biri yerleşememişti. Kabe o zaman da İbrahim'in tapınağı olarak biliniyordu ve kutsaldı. Savaşa gidenler, başlarını kazıtarak Kabe'yi ziyaret ederdi. Yarımada'nın çeşitli yerlerinde Kabe'ye benzer yüz kadar daha tapınak vardı,onların da etrafı tavaf edilir ve kurbanlar kesilirdi. Kureyşlilerin Mekke dışında Kabe ye ek olarak Batn-ı Nahle de, Uzza tapınağı vardı ve bakımı Süleym kabilesine aitti. Araplar o dönemde cinlerin varlığına da inanır ve onları Allah'ın kızları sayarlardı.Lat Uzza ve Menat ta birer cin bulunur ve bunların konuştuğuna inanılırdı. Diğer monoteist dinler kulaktan kulağa yayıldıkça Araplar da artık bu put olaylarına eskisi kadar rağbet etmiyorlardı ve geniş kudretli bir Tanrı fikrini daha mantıklı buluyorlardı.

Tanrılara olan bağların zayıflaması Arap toplumunun zayıfladığını akla getirmemeli, çünkü Araplar da bağlar ve birlik din değil kan yolu ile kurulmuştu, yani akrabalık şeklinde. Artık yazılan şiir ve kitabelerden anladığımız kadarı ile Araplar Tanrılar'ın üzerinde olan bir Allah fikrini benimsemeye başladılar ve hatta Allah üzerine yemin etmeye ve Allah içeren isimler almaya başladılar.Bu bağlamda Kuran daki ''Biz putlara ancak bizi Tanrı'ya yaklaştırsınlar diye tapıyoruz'' ayeti de bu durumu teyit etmektedir. Araplar da daha önce Tanrı'nın özel bir adı yoktu,her kabile kendi Tanrısını kastederek Rabbimiz yani efendimiz veya İlahımız derdi. Farklar putlardan geliyordu, mesela Sakiflerin Rabbinin müennesi el-lat tı, başka kabileninki farklı olduğu için Rab'den kasıt da farklıydı. Allah kelimesine geçilmesi ile bir anlam bütünlüğü, işaretlenmiş ve özel bir Tanrı ,Tek Tanrı kavramı ortaya çıktı ve gelişti.

İslamiyetten hemen önce Araplar kainatı kuran ve düzenleyen tek bir Tanrıya hükmetmişlerdi fakat bu yetmiyordu, onunla bir bağ kuramamışlardı ve bir din oluşturamamışlardı. İsa ve Musa dinleri vardı ama Araplar onlara pek yanaşmıyordu, çünkü Musa dini milli bir dindi, yahudi dini idi ve İsa dini ise zulum altında olan fakir Araplara diğer yanaklarını çevirme veya sabır ve tahammül tavsiye ettiğinden, milli akidelere ters düşüyordu. Aynı zamanda Araplar diğer dinlere karşı oldukça lakayt idiler. aynı kabile içinde farklı dini inançlar huzursuzluğa yol açmadığı gibi, Kabenin bile direkleri üzerinde Meryem ve oğlu İsa'nın resimleri bulunmasına kimse ses çıkarmıyordu.

İşte bu sebeble mekkeliler Muhammede de ilk zamanlarda ses çıkarmadılar ancak putlara hucum başlayınca, Mekke'nin artık iktisadi merkez olmayacağını düşünen Mekkeliler İslamiyete cephe aldılar. Arabistan'a sızmış olan dinler arasında Mandeenler ve Harran Sabiileri olarak ikiye ayrılmış olan Sabiiler vardı. Mecusilik yani Zerdüşt dini İran dan sızmıştır, daha çok Oman Bahreyn ve Yemen de etkisi vardı. Musevilik münferit yerlerde egemenlik kurmuştu bunlar Hayber, Teyma, Yesrip ve Fedek vahalarıdır. Hristiyanlık ise hristiyan esirler ve Habeşistan, Suriye'ye gidip gelen şarap tüccarları sayesinde sızmıştır. Yarımadada hristiyanlık en büyük zaferini Necran da kaydetti.

Muhammed den önce Mekke Taif ve Medine'de putperestlikle tatmin olmayan bir takım insanlar belli araştırmalara girmişti, Tevrat ve İncil'i de inceleyen bu kişiler kendilerine Hanif demekteydi. Bunlar özellikle ataları ve Kabe'nin kurucusu gördükleri İbarahim'in dinini araştırıyorlardı. En meşhur Hanifler Varaka bin nevfel (Hz Hatice'nin amcasının oğlu) Osman Bin Huveyris (Bu da aynen) Ubeydullah Bin Cahş (Muhammedin hala oğlu, Zeynep'in ağabeyi ve yine Muhammed'in karısı olan Ümmü Habibe'nin ilk kocası) Zeyd bin amr bin nevfel. Bu dörtlü çete oldukça fazla faaliyet yapmıştır. Varaka Muhammed'e görünen meleğin Cebrail olduğunu söyleyerek onun peygamberliğini müjdeleyen ve yayan şahıstır. Bu dörtlü İbrahim dinini araştırmak üzere ayrı ayrı ayrı yönlere seyahat kararı alırlar. Ubeydullah gittiği yerde Hristiyan olur ve kalır.

Şimdi gelelim Muhammed zamanında ortaya çıkan ama başarısız olan diğer peygamber adaylarına. Sonuçta birçok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazılarıda çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor,en azından kendi kabilesince destekleniyordu. Peygamber gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde maddi, manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu. Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular. Fakat sonuçta hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri dikiş tutturamadı. Bir tanesi hariç Bu konu hakkında, İslam Tarihi Doçenti olan ve haince bir suıkast ile katledilen Bahriye Üçok'un çalışmalarından bir kesit sunmaya çalışalım.

Esved ül - Ansi

Yemen Bölgesinde oturan Ans kabilesine mensuptu. Samiler'de kahinler ve peygamberlerin Peçeli dolaşma geleneğine uygun olarak Peçe ile dolaşırdı. Kahinlik eder,güzel konuşurdu. Halkı etkiler,özellikle marifetli eşşeği ile sergilediği çeşitli hokkabazlıklar çok beğenilirdi. Bir Rivayete göre, Bir gösterisinde 100 kadar hayvanı bir çizgi üzerine dizer ve sırayla mızraklar, Hiç bir hayvan çizgi dışına kımıldamaz. Ve Halk çok etkilenir. Hicretin 10.Yılında Peygamber'in Veda Haccından dönerken hastalandığı haberi toplumda yayılmıştı. Sessiz çalışan Esved bu haberi alınca Peygamberliğini ilan etti. Kendine Rahman ül Yemen adını vererek, kahinlerin kıyafetine büründü ve Rahman adına konuşmalar yapmaya başladı. Ans, Zebid, Üded ve Mezhiç kabileleri onun Peygamberliğini kabul etti. Hatta Necran bile birtakım kolaylıklar göstermeyi kabul etti.

Esved büyük bir isyan başlatmış ve bu isyan tüm Güney Arabistana yayılmıştı. Buna karşı Muhammed hasta yatağından bu bölgeye, Emir ve tavsiye mektupları göndererek isyanı bastırmaya çalışıyordu. Muhammed Yemen deki Ebna'lara bir elçi göndererek Esved'e savaş açmalarını istedi. Bu arada Benül Harisler ve Kinde halkı islamiyetten dönerek Esved'e katıldı. Böylece güçlenen Esved Necran'ı zaptetti. San'a ya ilerledi orayı da alarak, Şehr Bin Bazan'ı öldürdü ve adet olduğu üzere karısı Merzubane Azad ile evlendi. Ve Esved, Hadramvi bölgesi sınırından Taif vilayetine ve Bahreyn bölgesinden Aden'e kadar olan bütün toprakları eline geçirdi. Daha sonra Aser, Şerce, Galafika, El Cend ve Aden'i hükmü altına aldı.

Esved ül-Ansi'nin sonu

Esved geniş topraklara hükmediyordu ve Zafer sarhoşluğu içinde idi. Ebnaların idaresini Komutanlarından Firuz ve Dazaveyh'e vermişti. Ne var ki bu komutanları ve Kays'ı küçümsemeye, horlamaya başladı. Bu sırada Muhammed'in memurlarıbdan olan Muaz Bin Cebel, Sekun kabilesinden Müslüman bir kadınla evlenmişti ve kabile içinde güçlenmişti. Muhammed, Muaz'a bir mektup göndererek Esved'in öldürülmesini istedi. Muaz harekete geçti,ve Esvaed'in kendini öldürteceğinden korkan Kays'ı yanına çekmeyi başardı. İşbirliği genişlemişti, aralarına Esved'in karısı Azad'ın amcaoğlu Firuz'u da aldılar. Esved'i savaş ile yenemeyeceklerinden tuzağa düşürerek öldürmeyi planlıyorlardı. Firuz, Azad ile ilişki kurdu ve Azad kocasını öldürmüş bulunan Esved'e karşı onlarla işbirliği yapmayı kabul etti. Firuz saraya girdi ve Esved durumdan şüphelenmeye başladı. Bir meydanda, getirttiği inek ve develeri mızraklayarak bir gösteri yaptıktan sonra, vahiy duymak için kulağını yere yapıştırıp bir süre bekledi,

Sonra topluluğa dönerek; Yanımda bulunan melek, Kays asidir, onun başını kes'' diyor dedi, yine başını yere koyup dinledi ve bu sefer de, Ey Esved, Firuz asi ve azgınlardandır, onun sağ elini ve sağ ayağını kes' dediğini haber verdi. Artık vakit kalmamıştı. O gece, Esved'in karısı Azad, Firuz'u saraya alarak yatak odasına sakladı. Firuz da Kays ve diğerlerini içeri sokarak, Azad'ın yanında uyumakta olan, Esved'in kafasını kestiler. Esved öyle şiddetli bir böğürtü çıkarmıştı ki, Şüphelenerek gelen muhafızlara, Azad Peygambere vahiy geliyor diye seslendi. Daha sonra şehrin en yüksek kalasına çıkarak Veber'e ezan okuttular ve toplanan kalabalığın önüne Esved'in kafasını fırlattılar. Böylece Esved tarftarları kaçarak dağıldı. Fakat bu arada muhtelif rivayetlerde, bu olaydan 1 veya 5 gün sonra Muhammedin de öldüğü bildirilmektedir. Yani Esved tam zamanında öldürülmüştü. Eğer önce Muhammed ölseydi, Esved belki de doğacak kargaşa ortamında çok daha güçlenecek ve belkide,dinler dahil tüm tarih değişecekti.

Müseylimet ül Kezzab

Yemame, Necid'in güneydoğusunda, Bahreyn'in batısında idi. ziraatçilikle rahatça geçinebiliyor ve hanife kabilesinin kontrolunde bulunuyordu. Hicretin 8.yılında Hevze ölünce, Müseylime, Beni Hanife'nin hükümdarı olmuştu. müseylime,zengin topraklara ve nüfus çokluğuna sahip bulunan Yemame'nin muhammed'in nufuzu altına girmesini önlemek amacıyla, muhammed gibi yeni bir dinin,müjdecisi olduğunu ilan etti ve kurana nazireler söylemeye başladı.

Hicretin 10.yılında şöyle bir mektup kaleme aldı: Tanrı elçisi Müseylime'den, Tanrı elçisi Muhammed'e mektuptur. Sana esenlikler dilerim. Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize, yarısı Kureyşlilere aittir, fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler''..

Muhammet bu mektubu okumuş ve gelen elçilere, siz ne diyorsunuz? diye sormuştur. onlar da aynı cevabı verince, eğer elçiler öldürülmez kaidesi olmasaydı, sizin boynunuzu vururdum demiştir.

Daha sonra Müseylime’ye bir mektup yazmıştır. Bu mektubun metni bazı tarihlerde yer almakta, fakat orijinali elde bulunmamaktaydı. Bu tarihi vesika Topkapı Sarayı Müzesi’nin Mukaddes Emanetler Dairesinde ortaya çıktı. Hicretin 10. yılının sonuna doğru muhammet tarafından übeyy b. naab'a yazdırılıp Müseylime ye gönderilen bu mektubun Türkçesi ise şöyledir.son cümle tam olarak okunamamıştır.



Rahman ve rahim olan ellahın adıyla; ellahın elçisi Muhammedden yalancı peygamber Müseylimet-ül Kezzab a; selam hidayete tabi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra, bilesin ki; yeryüzü allahındır. onu kullarından dilediğine ihsan eder. hüsn-ü akıbet ise muttakilerindir. (allahtan korkan mümin kullara aittir). sen ve beraberindekiler eğer tevbe ederseniz, allah da seni ve seninle beraber tevbe edenleri affeder.

Muhammetin, yemame halkına öğretmen olarak gönderdiği Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu. Ve Tanrının Müseylimeyi, Muhammed'e ortak ettiğine tanıklık ediyordu. Bazı araştırmacılara göre ise Yemame'nin Rahmanı denilen Müseylime, muhammedden 20 yıl önce Peygamberliğini ilan etmişti. Hirscheld ve FrantsBuhl,İbn İshak'tan rivayet edilen 'Biz şuna kani olduk ki, bunları sana Yemen'de Rahman denilen bir adam öğretiyor, fakat biz Rahman'a hiç bir zaman inanmayız.' cümlesine ve 'Allah benim de sizin de Rabbinizdir,Ona tapınız, doğru yol işte budur' ayetine dayanarak bu iddiada bulunmaktadır.

Margoliuth ise Muhammed'in Müseylime'yi taklit ettiğini öne sürmüştür. Hicret'in 10.yılında Muhammed hastalanınca Müseylime etrafına kalabalık bir ordu topladı, Muhammed'in elçilerine rağmen, Müslüman ahalide Müseylime saflarına geçmeye başladı. Muhammed ölünce Müseylime iyice cesaretlenmişti. Müseylime, Ebubekir zamanında öldürülmüş ve Allah sadece Arabistan’ı değil, yeryüzünün yarısını Muhammed’e inananlara ihsan etmiştir.

Müseylime'nin Vahiy lerinden Örnekler

Tohum ekerek, Ekin yetiştirenler, Ekinleri biçenler, Buğdayları savuranlar, Sonra öğütenler, Onlardan ekmek yapanlar, Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak Et suyunda ıslatanlar. Ve bunların üzerine sade yağ dökerek yiyenler. Andolsunki siz, hayvan besleyerek cadırda yaşayanlardan, daha meziyetlisiniz. Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi. Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt, Ve yaşına basan Çatal tırnaklı hayvan adına and içerek, Üsseyid'lerin, Harem'in hürmetini çiğnememiş olduklarını teyit ederim.

Nar ibn Haris

Ibnul Mukaffa kendine ait bir Kuran yazmaya calistigi icin zindiklarin basi ilan edildi. Ebu't-Tayyib kendine Kuran geldigini ve Peygamber oldugunu iddia etmistir. 980 yilinda öldürülmüştür. Ebu'l- Ala'l-Muarri'nin de Kuran'a nazire olarak, kendi Kuran'ini yazmasi ve peygamberlik iddiasi nedeniyle 1074 de oldurulmustur. Horosanli Ebu Muslim'in katibi ve muridi Hasim (778) 2 yil hukum surdu guclendi ve kendi sarayinda sulalesiyle birlikte yakildi. dördüncü Mehmet zamaninda Izmirli bir Yahudi olan Sabatay Sevi (1666) Mesih oldugu iddiasi ile ortaya cikti, 10 yil boyunca pek cok Museviyi Hiristiyan yapti. sıkışınca islamı kabul etti ve hayatini kurtardi. Zagreb'li bir Hırvat olan Ibrahim Muhammedin cismi ile gonderildigini ve son peygamber oldugunu iddia etti. Guclendi sayisiz muridi oldu ve 1746 da idam edildi.

Said-i Kürdi de kendini bir peygamber olarak nitelemis, kitaplarini Kuran'a es deger gostermistir. Hala muridi olan bu sahtekarin, murid sayisi ve modern Turkiye'ye verdigi zarar bilinmemektedir. Bunlarin yani sira Abul-Huseyn Ahmed ibn Yahya al-Ravendi icin de Peygamberlik iddiasinda bulunuldugu iddia edilse de, al-Ravedi'nin onemli bir dusunur oldugu anlasilmaktadir. Muhammed'e sert sekilde elestirler getirirken sunları söylüyor; muslumanlar, muhammetin peygamberligine delil olarak, onun getirdigi kitaba kimsenin nazire yapamayacagini soylemis oldugunu gosteriyorlar. Peki onlara denilse ki; Oklides de kendi kitabi gibi bir kitabi hic kimsenin yazamayacagini soylemistir. Peki Oklides boyle demekle peygamber mi oluyor? Al-Ravendi'nin bir cok kitabi oldugu soylenmekte ve attac adli kitabinda Kuran'a nazire yaptigi aktarilmaktadir. Bu kitap bugün elde yoktur.

_________________
Resim


Top
 Profil  
 
Display posts from previous:  Sort by  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 40 mesaj ]  Go to page Previous  1, 2, 3  Next

All times are UTC + 3 hours


Who is online

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Search for:
Jump to:  
suspicion-preferred